SON YAZILAR
latest

Yaşam

Yaşam/block-2

Hastalıklar

Hastalıklar/block-6

güzellik

güzellik/block-5

Kadın Sağlığı

Kadın Sağlığı/block-4

Doğal Ürünler

Doğal Ürünler/block-3

Aşk Sevgi

Aşk Sevgi/block-2

Ruh Sağlığı

Ruh Sağlığı/block-3

Diyet zayıflama

Diyet zayıflama/block-1

Son Yazılar

Kilo verme sonrası yüzde sarkma görülebiliyor

Kilo verme sonrası yüzde sarkma görülebiliyor


Fazla kiloları nedeniyle mide küçültme ameliyatı olanların ardından vücuttaki sarkmaları önlemek için operasyon geçirdiğini ancak yüz germe işlemini ihmal ettiğini söyleyen Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Osman Kelahmetoğlu, “Özellikle fazla kilo verenlerin yüzlerinde de sarkma olabildiği için bu kişiler olduğundan yaşlı görülebiliyor. Böyle durumlarda yüz germe ameliyatı gereklidir. Bu işlem 50 yaş üstünde yapıldığında kişi 15 yaş genç gibi görünebiliyor” dedi. 

Mide küçültme ameliyatı sonrasında ya da diyetle fazla kilo verilmesi sonrasında karında, bacak, kollar ve vücudun diğer bölgelerindeki sarkmalara dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Osman Kelahmetoğlu, yüz germe operasyonlarına yönelik bilgi verdi.

45 KİLO VE ÜSTÜNDE HAFİFLEYENLEN DİKKAT 

Yaşlılığa bağlı insanların yüzünde sarkmalar yaşanmasının doğal olabildiğini hatırlatan Doç. Dr. Kelahmetoğlu, “Bu sarkmalar genç görünümün kaybına neden olabilir. Ayrıca son yıllarda çokça yapılan mide küçültme ameliyatlarından sonra ani kilo verilmesi nedeniyle hastalarda yüz sarkmalarını görüyoruz. Özellikle 45 kiloya yakın ve üstende kilo kaybetmiş kişilerde yüz sarkması ortaya çıkabiliyor. Hasta o kadar kilo verince göbek bölgesi, sırt, popo, meme, kollar ve üst bacakta sarkmalar oluşuyor. Kişiler genelde bu bölgelerde sarkmalardan şikayetçi olur, düzeltilmesini ister” diye konuştu.

KİŞİ DAHA YAŞLI GÖRÜNÜYOR

Yüzde sarkmalara ilişkin bilgi veren Doç. Dr. Kelahmetoğlu, “Kişilerde kaşlar aşağıya doğru sarkmaya başlıyor, orta yüz de sarkar. Burun ve dudak arasındaki oluk belirginleşir, öne doğru gelir. Dudak etrafındaki çizgiler belirginleşir. Çene altındaki bölgelerde sarkmalar olur, çenedeki açılar belli olmaz. İşte yüzde böyle durumların geliştiği hastalarda germe ameliyatlarını yapmak gerekir. Çünkü kendi yaş popülasyonlarına göre çok daha yaşlı görünürler” dedi.

KİŞİLERİN YÜZDE 20’SİNDE YÜZ SARKMASI GÖRÜLÜYOR

Mide küçültme ameliyatı olanların yaklaşık yüzde 20’sinde yüz sarkması görüldüğünü ancak kişilerin genelde bunu ihmal ettiğini söyleyen Doç. Dr. Osman Kelahmetoğlu, bu oranın kilo verme hızına ve miktarına bağlı olarak değişebildiğini anlattı. Kilo verme sonrası ortaya çıkabilen bu şikayetler için yapılacak düzeltme ameliyatlarında zamanlamanın çok önemli olduğunu ifada eden Doç. Dr. Kelahmetoğlu, “Bu ameliyatları aşama aşama yapmak gerekli. Mide küçültme ameliyatı olan kişi 12-18 ay kadar bekleyip, hedef kilosuna ulaşınca düzeltme operasyonunu gerçekleştiriyoruz. Belli beslenme düzeninin oluşmasını da önemsiyoruz.” diye konuştu.

YÜZDEKİ YORGUN GÖRÜNTÜ GİDERİLİYOR

Oluşabilecek bu sarkmalar için tek seçeneğin ameliyat olmadığını da hatırlatan Doç. Dr. Osman Kelahmetoğlu, “Sarkmalara ameliyatsız uygulanan teknikler de var. Ama en etkilisi yüz germe operasyonudur. Hastadan alınan yağ dokusu hacim kaybı yaşanan yerlere dolduruluyor. Çene hattını, elmacık kemikleri belirgin hale getiriliyor. Bu sayede yorgun görüntüyü giderebiliyoruz” diye konuştu.

Kişi eğer sigara içiyorsa doku kaybı yaşanmaması için ameliyattan bir ay önce bunu bırakmasını istediklerini hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Osman Kelahmetoğlu. Bununla birlikte kan değerlerinin iyi olması için beslenme düzenine de dikkat edilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

AMELİYATTAN SONRA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER 

Ameliyattan çıkan hastayı pıhtı olmaması için hemen hareketlendirmek gerektiğinin altını çizen Doç. Dr.  Osman Kelahmetoğlu, “Hastanın ameliyattan sonra da sigara içmemesi son derece önemli. Bununla birlikte özellikle tansiyon hastalarında kanama yaşanmaması için tansiyonunu da dengede tutmaya çalışıyoruz. Yüz bölgesine yapılan estetik cerrahiden sonra hastaya özel bir bandaj takıyoruz. Kulak önünde, arkasında oluşan küçük izler de 6-9 ay içerisinde çok az belirgin halde olacak şekilde azalacaktır. Hastaların özel bandajı 4 hafta takmaları gerekir. Ameliyattan 1 hafta sonra dikişleri alınan hastanın normal hele gelmesi yaklaşık üç ayı bulabiliyor. Genç bir hastaysa operasyondan sonra kendi yaş grubu gibi görünecektir. Ancak özellikle 50 yaş üstü bir hastaya yüz germe ameliyatı yapıyorsak 15 yaş gençleşme söz konusu olabiliyor. 40’lı yaşlarda bu operasyonu geçirenler ise 7 yaş kadar gençleşme gözleniyor” dedi.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Yumurtalık kanserinin 9 belirtisine dikkat

Yumurtalık kanserinin 9 belirtisine dikkat
Kadınlarda hayati tehlikeye neden olan jinekolojik sorunlardan biri olan yumurtalık kanseri “sessiz katil” olarak biliniyor. Her 80 kadından 1’inde yumurtalık kanseri görülüyor. 

Hastaların büyük çoğunluğunun ileri evrede tanı alması nedeniyle tedavileri de gecikirken; erken teşhis bu hastalıkla mücadelede büyük önem taşıyor. Memorial Şişli Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Gökhan Boyraz, “20 Eylül Dünya Jinekolojik Kanserler Farkındalık Günü” öncesi yumurtalık kanseri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Yumurtalık kanseri geç belirti verdiği için toplumlar arasında “sessiz katil” olarak bilinmektedir. Bununla birlikte yumurtalık kanseri erken dönemde çok da önemsenmeyen, pek çok hastalığa benzer türden bazı bulgular vermektedir. Bu belirtiler şu şekilde sıralanmaktadır:

  • Hazımsızlık
  • Gaz, bulantı- kusma
  • Karında şişlik
  • Kasık ağrısı ve karın ağrısı
  • İştahsızlık ve erken doyma hissi
  • İdrar yapımında değişiklikler
  • Kabızlık, bağırsak hareketlerinde değişiklik
  • Vajinal kanama
  • Vajinal yoğun akıntı

Karında sıvı birikmesi varsa…

Belirtiler görüldüğünde mutlaka ayrıntılı jinekolojik muayene gerekmektedir. Menopoz sonrası kadınlarda karında sıvı birikmesi, yumurtalık bölgelerinde komplike kitle olması yumurtalık kanseri şüphesini güçlendirir. Jinekolojik muayeneyle birlikte kandan bakılacak Ca-125 düzeyinin yüksek olması yumurtalık kanseri tanısını desteklemektedir. Bu durumda kesin tanı da ameliyat ile konulmaktadır. 

Şüpheli yumurtalık kitlesi olan hastalarda ameliyat sırasında hızlı patoloji (frozen inceleme) yapılması çok önemlidir. Hızlı patoloji ile ameliyat sırasında tanı mümkündür. Böylece sonradan gerekebilecek ikinci bir ameliyata gerek olmamakta ve tek seansta tedavi sağlanabilmektedir.

Erken teşhis için yıllık muayene şart

Yumurtalık kanseri en çok menopoz sonrası süreçte görülmekle birlikte, belirtilere benzer şikayetleri olan kadınların mutlaka jinekolojik muayene olmaları önem taşımaktadır. Ayrıca yumurtalık kanserinin erken den teşhis edilebilmesi için yıllık jinekolojik kontrolleri yaptırmak gerekmektedir. 

Yumurtalık kanserinde ameliyat çok önemli

Yumurtalık kanseri tedavisinde en önemli adım ilk yapılan ameliyatın kalitesi olmaktadır. Bu kanser türünden en büyük amaç gözle görülür biçimde tümör bırakılmamasıdır. Gözle görülür tümör bırakılmazsa tedavi büyük ölçüde başarılı gitmektedir. Operasyonda tümörün yayıldığı tüm bölgeler çıkarılmaktadır. Bu ameliyatın arkasından da hastalığın evresine göre kemoterapi kararı verilebilmektedir. 

Cerrahide tüm karın bölgesi incelenir

Yumurtalık kanseri sadece rahim ve yumurtalıkların alındığı bir ameliyat değildir. Şüpheli kitle bırakılmaması için hastanın karnı çok detaylı bir biçimde incelenmelidir. Karaciğer, dalak, solunum kasları, mide, karın zarı, bağırsaklar, mesane, apandisit, omentum da şüpheli tümör açısından değerlendirilmelidir. Bu ameliyatta cerrahi kalite büyük önem taşımaktadır. 

Gözle görülmeyen tümörler için HIPEC yöntemi uygulanabiliyor

Cerrahi sırasında bir tedavi seçeneği de sıcak kemoterapi yani HIPEC’tir. HIPEC, ameliyatın son aşamasında gözle görülmeyen tümör hücrelerinin öldürülmesi için uygulanmaktadır. Tedavide karın boşluğuna 41-43 C derece ısıda tam 90 dakika süren bir kemoterapi verilmektedir. Bu yöntem direkt tümör hücreleri üzerine verildiğinden, yumurtalık kanseri tedavisinde oldukça umut verici olmaktadır. 

Bazı yumurtalık kanseri türlerinde gebelik mümkün

Menopoz sonrası süreç dışında henüz doğurganlığını kaybetmemiş genç kadınlarda da görülebilen yumurtalık kanseri bilimsel verilere uygun tedavi edilmezse ölümcül bir hastalıktır. Genç hastalarda en büyük kaygılardan biri de, ileride anne olup olamayacağı konusudur. Bu hastalıkta öncelik hastanın hayatıdır. Bazı yumurtalık kanseri türlerinde, erken evrede teşhis sağlanırsa rahim ve diğer yumurtalık korunarak gebe kalmak mümkün olabilir. Bu tür hastalarda çok yakın doktor takibi çok önemlidir. 

 
*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Disiplinsiz bir sevgi, çocuğu boşlukta bırakıyor

Çocuğun kişilik gelişimi, çok erken dönemlerden itibaren başlıyor ve yaşamın ilerdeki dönemlerini de etkiliyor. Anne ve babanın çocuğa sevgi ve eğitim verdiğini belirten uzmanlar, bu sevginin dozunun önemine işaret ediyor. 

Disiplinin çocuk gelişimi için önemini vurgulayan uzmanlar, "Disiplinsiz bir sevgi aslında çocuğu boşlukta bırakır. Aşırı reddeden aile gibi, aşırı seven aile de çocuğuna zarar verir. Bu da çocuğun kişilik ve kimlik oluşmasını olumsuz etkiler" uyarısında bulundu.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi'nden Çocuk ve Ergen Uzman Klinik Psikolog Leyla Arslan, çocukların kişilik gelişiminde yapılan tutum hatalarına dikkat çekti.

Aile tutumları yaşam boyu etkili oluyor

Çocukların fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı gelişmesinin önemine işaret eden Leyla Arslan,

çocuk gelişiminde en önemli konunun anne ve babanın tutumu olduğuna işaret etti. Uzman Klinik Psikolog Leyla Arslan, aile tutumlarının çocuğun kişilik gelişiminin yanı sıra ilerideki yaşantılarını çok etkilediğini ifade etti.

Reddedilmek, ömür boyu iz bırakıyor

Anne-baba olmanın ilk şartının ailenin çocuk sahibi olmaya kendini hazır hissetmesi gerektiğini belirten Leyla Arslan, "Eğer bu olay olmamışsa, çocuklar istenmeyen zamanda istenmeyen şekilde dünyaya gelmişlerse bu çocuklar anne ve babaları tarafından reddedilen çocuklar oluyor ve bu reddediliş çocuğun bütün ömrü boyunca iz bırakan bir tutum oluyor" uyarısında bulundu.

Reddedilmek çocuğu saldırganlaştırıyor

Bu en kötü ebeveyn tutumunun çocuğu reddetmek olduğunu kaydeden Leyla Arslan, "Bu durum, çocuğu saldırganlaştırır, asosyal yapar. Çocuk ne yapacağını, doğruyu yanlışı hiçbir zaman bilemez ve onay bekleyen biri olur hatta bunu anne babadan alamadığı zaman dışarıda arkadaşlarından almak ister ve çete reisi olur ve dikkat çekecek işlere girer. Biz ne kadar bakarsak bakalım bütün uyumsuz davranışların altında annenin ve babanın etkilerinin tutumlarının çok önemli olduğunu görürüz" dedi.

Sevginin dozu önemli

Anne ve babanın çocuğuna iki önemli şey verdiğini, bunların sevgi ve eğitim olduğunu ifade eden Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesinden Uzman Klinik Psikolog Leyla Arslan, "Bu sevginin dozu önemlidir, sevginin veriş şeklin önemlidir. Aşırı reddeden aile gibi, aşırı seven aile de çocuğuna zarar verir. Bu da çocuğun kişilik ve kimlik oluşmasını olumsuz etkiler. Disiplinsiz bir sevgi aslında çocuğu boşlukta bırakır ve disiplin de çocuk gelişimin de çok önemlidir" uyarısında bulundu.

Çocuğun her dediği yapılmamalı

Çocuğun neyi, nerede, ne zaman yapacağını ancak çocuklara verilen disiplinle öğretileceğini kaydeden Arslan, "O yüzden bütün bunları verirken anne ve babalar, bazı davranış kalıpları geliştirir. Örneğin, bazı anne babalar sadece kendi konforunu düşünür, çocuklar eğer onları rahat bırakıyorlarsa onların her istediğini yapabilir. Böyle durumda çocuk ne isterse yapar; doğru ya da yanlış. Anne de çocuğun her dediğini yapar, böyle bir durumda çocuk şımarık ve bencil olur" diye konuştu.

Çocuk iyi gözlemlenmeli

Çocuğun doğruyu ve yanlışı öğrenmesi gerektiğini, bu konuda ailenin rehberliğinin çok önemli olduğunu vurgulayan Leyla Arslan, şu tavsiyelerde bulundu:

"Anne ve babalar açısından en olumlu davranış, çocuğu kabul etmek, sevmek, sevecen davranmak, hoşgörülü davranmak ve kendine bir yaşam alanı oluşturmasını sağlamaktır. Çocuğun kendi gelişim hızında ilerlemesini sağlamak çok önemlidir. Çocuk bizim istediğimiz insan olmak zorunda değildir. Anne babanın yaptığı en büyük yanlış çocuğu istediği kalıba dökmek istemektir. İşte çatışma da burada başlıyor. Aslında anne-baba izleyici olup çocuğun ilgisi, merakı, gelişmesi ne yönde bunu anlamak zorunda. Anne-baba önce kendini tanımalı, kendi davranış ve tutumlarının farkında olmalı. Çocukları çok iyi gözlemlemeli çünkü her çocuk doğuştan farklıdır."

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Güçlü bir bağışıklık sistemi için 6 altın kural

Tüm dünyada hızla yayılan koronavirüs salgınına karşı alınması gereken önlemler arasında bağışıklığı güçlendirmenin en önemli unsurlardan biri olduğu belirtiliyor. 

Günlük yaşantımızda basit önlemler alarak ve beslenme düzenimizi değiştirerek bağışıklık sistemimizi güçlendirebileceğimizi ifade eden Hastane Derindere İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ergün Kasapoğlu, güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmak için neler yapılması gerektiğini anlattı.

Düzenli ve Verimli Uyku Önemli.

Yeterli uyumadığınızda soğuk algınlığı gibi sağlık problemleriyle karşılaşma ihtimaliniz yüksektir. Çalışmalar düzenli uyuyan kişilerin hastalıklara karşı daha güçlü bir koruma geliştirdiğini ortaya koymaktadır. Yeterli uyku almamak, stres hormonunun daha yüksek seviyelere çıkmasına yol açabilir.

Egzersizi Yaşam Tarzınız Haline Getirin.

Günlük 30 dakikalık yürüyüş gibi düzenli ve yorucu olmayan bir egzersiz yapmaya çalışın. Yorucu olmayan egzersizler bağışıklık sisteminizin enfeksiyonlarla savaşmasına yardımcı olabilir. Egzersiz, aynı zamanda vücudunuzun iyi hissettiği kimyasal maddeleri artırabilir ve daha iyi uyumanızda size yardımcı olur.

Vitamin Ağırlıklı Beslenin.

Çok fazla şekerli şeyler yemek veya içmek, bağışıklık sisteminize zarar verir. C ve E vitaminleri, beta-karoten ve çinko gibi besin maddelerinden zengin daha fazla meyve ve sebze tüketerek bağışıklığınızı güçlendirebilirsiniz. Çilek, narenciye, kivi, elma, kırmızı üzüm, lahana, soğan, ıspanak, tatlı patates ve havuç da dahil olmak üzere çok çeşitli parlak renkte meyve ve sebzeler arasından seçim yapın.

Kronik Stresten Uzak Durun.

Hayatın bir parçası olarak herkesin biraz stres vardır; ancak uzun süreli stres, pek çok hastalığa karşı daha savunmasız hale getirir. Kronik stres, vücudunuzun bağışıklık sistemini baskı altına alan stres hormonlarının akışına maruz bırakır. Stresinizden kurtulmanız mümkün olmayabilir, ancak onu idare etme konusunda meditasyon öğrenmek, daha sosyal olmak; gerektiğinde danışmanlık almak gibi alternatiflerden yararlanabilirsiniz. Stresin azalmasıyla birlikte stres hormon düzeyleriniz düşer; daha iyi uyumaya başlarsınız ve bağışıklık fonksiyonunuz gelişir. Bazı araştırmalar, düzenli meditasyon yapanların daha sağlıklı bir bağışıklık sistemine sahip olduğunu göstermektedir.

Sosyalleşin.

Güçlü ilişkiler ve iyi bir sosyal ağa sahip olmak sizin için iyidir. Araştırmalar gösteriyor ki, birkaç yakın arkadaşı veya büyük bir arkadaş grubu olan insanlar daha güçlü bir bağışıklığa sahiptir.

Bol Bol Gülün.

Gülmek herkes için iyidir. Vücuttaki stres hormonlarının seviyesini azaltır ve enfeksiyona karşı savaşan beyaz kan hücresini artırır.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Ekmekleri muhafaza etmenin 5 püf noktası

Ekmekleri muhafaza etmenin 5 püf noktası

"Ekmek parası'' diyebileceğimiz kadar öncelikli, "ekmeğini taştan çıkarmak" deyimini dilimize yerleştirecek kadar kıymetli ekmeğin buğday başaklarının serpilip büyümesiyle başlayan yolculuğu, sofralarımızda müthiş bir besin ve lezzet kaynağına dönüşmesiyle son buluyor. Hem öğünlerin hem kültürün vazgeçilmezi ekmeğin lezzeti kadar, uzun ömürlü olması ve israf edilmemesi de oldukça önemli. Peki öğünlerin vazgeçilmezi ekmekler nasıl muhafaza edilmeli?


Yapılan araştırmalar, dünya genelinde her yıl 1.3 milyar ton gıdanın kayıp ya da israf edildiğini gösteriyor. Bu rakam insanların tüketimi için üretilen gıdaların 3'te 1'inin israf edildiği anlamına geliyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün (FAO) 2011'de kurduğu Gıda Kaybı ve İsrafının Azaltılması İçin Gıdanı Koru (Save Food) Küresel İnisiyatifi'nin bölgesel devamı olan "Sıfır Atık Sıfır Açlık: Gıda Kayıpları ve İsrafını Azaltmak İçin Destek Projesi"nin sonunda, FAO'nun teknik desteğiyle Türkiye'de de gıda kaybı ve israfına ilişkin ilk ulusal stratejisi ve eylem planı hazırlandı.


Endüstriyel fırınlara, usta fırıncılara ve mutfakta harikalar yaratanlara özel ekmekçilik ürünleriyle farklı çözümler geliştiren Lesaffre Türkiye, alanında uzman olduğu ekmek konusunda israfı önlemek adına farkındalık artırmayı hedefleyen yöntemler sunuyor. Sofraların vazgeçilmez lezzeti ekmeklerin bozulmaması ve bayatlamaması için alınması gereken önlemlerin başında tabii ki yenilebilecek miktarda ekmek satın almak geliyor. Ancak bunu bir türlü yapamıyor ve alışveriş esnasında elinizi bol tutuyorsanız, aldığınız ekmekleri uzun süre saklamak ve israfa engel olmak adına sizler için önerilerimiz var.


Lesaffre Türkiye markasının Baking Center ve İnovasyon Direktörü Kerem Çetin, ekmekleri saklamanın ve uzun süre kullanmanın en başarılı 5 yöntemini şöyle sıralıyor.


1- Buzdolabında bekletmemek önemli!


Ekmeklerin buzdolabında saklanmasının iyi bir alternatif olmadığını belirten Çetin, şunları söylüyor: "Ekmek, buzdolabına girdikten sonra içindeki karbonhidrat molekülleri "retrogradasyon" yani "geriye hareket" durumu yaşar. Bu durum sonucunda, ekmeğin içindeki moleküller kristalize olarak ekmekten ayrışır. Böylece ekmek hem çok daha hızlı bayatlar hem de ne yazık ki lezzetini kaybeder. Bu nedenle, 2-3 günlük bir süre için ekmekleri oda sıcaklığında muhafaza etmek, buzdolabından daha doğru bir tercih olacaktır."


2- Ekmeği uzun süre saklamak için bir alternatif: Dondurucu


Ekmeğin buzdolabına göre dondurucuda saklanmasının daha iyi bir alternatif olduğunu belirten Çetin, şunları söylüyor: "Ekmek, buzdolabına girdikten sonra içindeki karbonhidrat molekülleri "retrogradasyon" yani "geriye hareket" durumu yaşar. Bu da ekmeğin daha hızlı bayatlamasına yani ekmek içi ve kabuk yapısının sertleşmesine neden olur. Eğer ekmeği daha uzun süre saklamak istiyorsak, en doğru seçenek dondurucuda saklamak olacaktır. Retrogradasyon olayı, dondurucuda çok daha düşük seviyede gerçekleşmektedir. Bu yöntemi uygularken, dondurucudan çıkarıp çözdürdüğümüz ekmeği tekrar dondurucuya koymamamız gerektiğini unutmamalıyız. Bu nedenle, ekmeğinizi dondurucuya porsiyonlar halinde koymanızı tavsiye ederiz. Eğer dondurucuda saklama imkanımız yoksa, onun yerine hava almayacak şekilde kapta veya klipsli gıdaya uygun poşetlerde saklanması daha sağlıklı bir çözüm olacaktır. Ancak küflenme riskinden dolayı, bu şekilde uzun süre saklamak da mümkün olmayacaktır. Koruyucu içermeyen bir ekmek, küflenmeden ortalama 3-4 gün saklanabilir.


3- Oda sıcaklığında en fazla iki gün muhafaza edilebilir


Alınan ekmeği kısa sürede tüketeceğinizi düşünüyorsanız, oda sıcaklığında da muhafaza etmeniz mümkün. Ekmeğinizi iki günden fazla olmamak kaydıyla, ortalama 20ºC oda sıcaklığında, kiler veya ekmek kutusu gibi doğrudan güneş ışığından uzak, serin ve kuru bir yerde bekletebilirsiniz. Aksi halde neme maruz kalan ekmek hızlıca küflenebilir.


4- Soğuduktan sonra bütün halde saklayın


Ekmekleri, kendi doğal nemini hapsetmesine yardımcı olacak şekilde saklamak da önemli püf noktalar arasında yer alıyor. Kağıt ambalajlarda saklamak yeterli olmayabilir; çünkü birçok kağıt hava geçirir. Sıcak ekmeklerin kağıt ambalajlara konması, tüketicileri yanıltmamalı. Sıcak bir ekmeğin sağlıklı bir şekilde soğuması için, havayla temasa ihtiyacı vardır. Sıcak ekmek, bulunduğu ambalajda nemlenmeye neden olur ve bu küflenmeyi hızlandırabilir. Ancak ekmek soğuduktan sonra hava ile temasını kesecek ambalajlar veya saklama kapları tercih edilebilir. Ekmeği bütün olarak muhafaza etmek ise, nem kaybını yavaşlatarak ekmeğin raf ömrünün uzamasına yardımcı olacaktır.


5- Donmuş ekmek oda sıcaklığında çözülmeli


Dondurucuda muhafaza edilen ekmek, oda sıcaklığında çözülmesi beklendikten sonra afiyetle tüketilebilir. İlk tazeliğini yeniden elde etmek için fırında veya ekmek kızartma makinesinde birkaç dakika ısıtmanızı tavsiye ederiz.


*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Kısırlık oranı artıyor! Uzmanlar uyarıyor!

Son dönemde yapılan araştırmalara göre, çocuk sahibi olmak için tedavi gören çiftlerin sayısı günden güne artmakta! Peki ya neden? 

Özellikle gelişmiş ülkelerde daha sık rastlanan kısırlığı ve nedenlerini İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Meftun Çulpan, anlattı!

Kısırlık (İnfertilite), 1 yıl boyunca düzenli (2-3 günde bir kez) korunmasız cinsel ilişkiye rağmen çocuk sahibi olamama durumudur. Eğer infertilite, kadında bir anormallik yok iken erkek kaynaklı problemlerden kaynaklanıyor ise buna erkek infertilitesi denmektedir. Çocuk sahibi olmak isteyen yaklaşık 7 çiftten biri, ne yazık ki çocuk sahibi olamamakta ve bu çiftlerin de yaklaşık 3'de 1'inde sorun yalnızca erkek kaynaklı olmaktadır.

Gelecek Yıllar İçin Önlem Alınması Gerekiyor!

Özellikle gelişmiş ülkelerde, infertilite oranlarının son yıllarda artış gösterdiği bilinen bir gerçektir. Her geçen yıl kısırlık ile polikliniklerimize başvuran çift sayısı ve yardımcı üreme yöntemlerinin kullanımı artış göstermektedir. Geçtiğimiz yıllarda yapılmış geniş kapsamlı bir bilimsel makalede, gelişmiş bazı ülkelerde (Kuzey Amerika, Avustralya, Yeni Zelanda ve Avrupa ülkeleri) 1973 – 2011 yılları arasındaki yaklaşık 40 yıllık bir süreçte erkeklerdeki sperm sayısının yaklaşık yüzde 52,4 oranında, yıllık ise yaklaşık yüzde 1,4 oranında azaldığı gösterilmiştir. Bu sonuçlar elbette ki bizleri gelecek yıllarla ilgili kaygılandırmakta ve bazı önlemler alınmasını zorunlu kılmaktadır.

Risk Faktörlerine Dikkat!

Bir erkekte görülebilecek kısırlık problemi ve sperm sayısı; hormonal ve genetik bozukluklar, varikosel, inmemiş testis gibi direkt testisi ilgilendiren hastalıklar, obezite, sertleşme veya boşalma problemleri, kullanılan ilaçlar, geçirilmiş kazalar ya da bazı kanserlere bağlı görülebilmektedir ve erkeğin genel sağlık durumu ile ilişkilidir. Bunun yanında hava kirliliği, sigara kullanımı, ısı artışları, kimyasallara maruziyet, radyasyon maruziyeti, stres ve uyku bozuklukları gibi faktörler de erkekte sperm sayısı ve kısırlığa etki eden faktörler arasındadır.

Günümüzde Çocuk Sahibi Olma Planı Erteleniyor!

Tüm bunların yanında infertilite için önemli bir faktör de kadın eş için daha önemli olmakla birlikte partnerlerin yaşıdır. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde üniversite eğitimi ve kariyer planlaması nedeniyle gençler genellikle çocuk sahibi olmayı ertelemekte, bunun sonucu olarak da sperm ve yumurta kalitesi yıllar içinde azalmaktadır. Özellikle ileri kadın yaşı hem spontan gebelik ihtimalini hem de yardımcı üreme tekniklerinin başarı şansını düşürmektedir.

Sperm Sayısı ve Kalitesini Arttırmak İçin Neler Yapılabilir?

Öncelikle yazının önceki bölümünde bahsedildiği gibi, sperm sayı ve kalitesi genel sağlık durumu ile direkt ilişkidedir. Bunun için öncelikle genel sağlığımızı düzeltmek adına; fazla kilolu isek kilo vermeli, düzenli egzersizler yapmalı, sigara ve alkolden uzak durmalı, dengeli ve sağlıklı beslenmeli, mümkün olduğunca stresli bir yaşam tarzından uzak durmalıyız. Bunun yanında sperm üretimi ve gelişimi açısından oldukça önemli olan vitaminler ve selenyum, çinko, folik asit gibi bazı elementlerden zengin, antioksidan etkinliği olan; sebze, meyve ve deniz mahsullerinden zengin bir diyet bu tür hastalar için tavsiye edilmektedir.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Terk etme nedenleri

Erkekler neden terk eder? Erkekler neden ayrılmak ister? Sırlar detaylarda…

Erkeklerin ayrılma bahaneleri hiç bitmez… Uzun süreli bir ilişkiye hazır olmayan erkeklerin ayrılma sebepleri nelerdir? Erkek arkadaşınız sizden neden ayrıldı? Sizi neden terk etti? Hatalı olan kimdi? İşte, erkeklerin ayrılma nedenleri…

Erkekler en çok hangi nedenlerle, bazen de 'bahaneler'le ayrılmak istiyorlar, bakalım… Hazırlıklı olmakta ve mümkünse önlem almakta fayda var…

Sevgi eksikliği

Belki de en geçerli ayrılma sebebi diyebiliriz bunun için. Sevgisinin azaldığını ya da tamamen bittiğini hisseden bir erkek, her şey yolundaymış gibi davranıp ilişkiye devam etmek yerine dürüst davranarak bitirme kararı alabilir. Erkekler, sevdiği kadının kendine karşı sevgisinin azaldığını hissettiğinde de ilişkiye son vermek isteyebilir.

Başka birini sevme

İşte bu durumda, erkek ya ilişkisini sürdürüp "aldatan erkek" durumuna düşecek ya da dürüst davranıp gönlünü başka birine kaptırdığını söyleyecek. Seven bir kadın için her iki ikisi de zor. Ama yine de dürüstlük her zaman galip gelmeli. Ayrılık acısı zamanla geçer ama aldatılmanın acısı bir ömür boyu bizimle kalabilir.

Uzun süreli ilişki kuramama

Çoğu erkek, bir ilişki yaşarken içten içe endişelenmeye başlar. Evlilik korkusu sarar dört bir yanını… İlişkinin boyutu değişmeden, nişanlanmaktan ve evlilikten bahsedilmeye başlamadan ayrılığı tercih ederler… Fazla maceraperest erkekler ise uzun süreli ilişkinin rutin yanlarından sıkıldıkları bahanesiyle ilişkiyi bitirmek isterler. Demek ki, bağlanma sorunu olan erkeklere, maceraperest erkeklere dikkat etmek gerekiyor.

Cinsel tatminsizlik

Cinsellikten kaçan, zevk almayan, bir görevmiş gibi sevişmeyi tercih eden kadınlar, partnerlerine de mutluluk veremezler. Seks, bir ilişkiyi heyecanlı ve vazgeçilmez yapan en önemli konudur. Erkekler, mutsuz giden bir seks hayatı varsa ilişkiyi bitirmek, ayrılmak isterler.

Çapkınlık isteği

Buna aslında başka kadınları arzulama durumu da diyebiliriz. Bazı erkekler hayatlarını tek bir kadınla birlikte geçirme fikrini asla kabullenemiyorlar. Bu nedenle biten evlilikler azımsanacak ölçüde değil. Genellikle fazla flörtü olmamış, genç yaşta evlenen erkekler belli bir süre sonra farklı arayışlar içine girip eşiyle arasında huzursuzluk yaratabiliyor. İşte bu durumda ayrılık da kaçınılmaz oluyor.

Fazla kontrolcü kadınlar

Erkekler "Neredeydin?", "Nereye gidiyorsun?", "Ne zaman geleceksin?" sorularından, telefonla kontrol edilmekten hiç hoşlanmaz. Kadınların özel eşyalarını karıştırması, sürekli ne yapacağını söylemesi, yaptığı işi eleştirmesi erkekleri bunaltır. Erkekler, kadınları tarafından sahiplenilmeyi severler; ancak aşırı sahiplenme durumu sıkıcı ve ayrılma nedeni olabilir.

Kadın aldatırsa…

Erkekler, genelde ihanet eden bir kadını affetmek yerine ayrılmayı seçer. Kadınlar bazen aldatılmaya katlansa da, erkekler aldatan kadını tekrar hayatlarına almazlar. Erkekler bazen de kendi ihanetlerini itiraf ederek ayrılma talebinde bulunurlar.

Evlilik baskısı

İlişkinin evliliğe doğru yol aldığını sezen erkekler, hayatlarının kabusu olarak algıladıkları bu durumu yaşamamak için ayrılma yolunu seçerler. Henüz evliliğe hazır olmadıkları ve evlilik isteyen sevgilisini oyalamak istemediklerini söylerler. Evliliğe hazır olmadığını fark ettiğiniz bir erkeğe "artık evlenelim" şeklinde baskı yapmaktansa, yavaş yavaş hazırlamak daha akıllıca olacaktır.

Anlaşmazlık çoksa

Sevgi bazen "her şey" anlamına gelmiyor. Sevginin yanında ortak zevklere sahip olmak, iyi arkadaş olabilmek ve anlaşmak da önemli ilişkilerde. Zevkler uyuşmuyorsa, ilişkide anlaşmazlıklar kavgaya dönüşüyorsa sevgi de kayboluyor zamanla.

Gelecek kaygısı

Bazı erkekler iyi bir iş, yeterince para sahibi olmayı ilişkilerinin sağlıklı olması için ön koşul gibi görürler. Bu sayede kendi geleceklerini güvende hissederler. Bu gelecek kaygısı, kendi kendine bir baskıya dönüştüğünde, sevgilisine yetemeyeceğini hisseden erkek, ayrılma kararını verebilir.

Özgürlüğüne düşkünse

Bağımsızlığına düşkün erkekler, erkek arkadaşlarıyla iyi vakit geçirir, kendi başına planlar yapmayı sever ve her yaptığı plana sevgilisini de dahil etmek istemez. Bu erkekler, bağımsızlıklarını kaybedecekleri endişesini yaşamaya başlayınca ilişkiyi bitirmek isterler.

Erkek arkadaşların fikirleri

Erkek arkadaşlarının fikirlerine önem veren erkekler, arkadaşları sevgilisiyle anlaşamıyorsa veya beğenmediyse, ilişki yerine arkadaşlarını tercih edebilir. O zaman erkek arkadaşlarına aşırı düşkün erkeklere de dikkat diyelim…

Kadının hataları

Bazen çok önemsiz gibi görünen hatalar, biriktiğinde dağ gibi bir soruna dönüşebilir. Bunu değerlendiren erkek, uzun süre birlikte olmanın imkansız olduğunu anladığında ilişkiyi bitirmek ister. Mesela kadının çok dağınık olması, temizlik anlayışının erkekten farklı olması, sürekli erkeğin arkadaşlarını ya da ailesini eleştirmesi, erkek açısından geçerli ayrılık sebebi olur.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Güneş lekelerinizi peeling ile sildirebilirsiniz

Yaz aylarında görülen en önemli cilt problemlerden biri de hiç kuşkusuz güneş lekeleridir. Cildin genetik yapısı, kullanılan kimyasal maddeler, hormonal tabletler, güneşe maruz kalma süresi, ve diğer birçok faktör leke oluşumuna neden olabilir. 

Güneşin zararlı etkilerine yoğun bir biçimde maruz kalan cilt yüzeyinde oluşan güneş lekeleri, görsel açıdan kötü bir görünüm oluşturur. Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Şükrü Yazar, güneş lekelerinin tedavisinde etkili çözüm olan ve son zamanlarda sıkça tercih edilen Peelingler hakkında bilgi verdi.

Güneş lekelerinin, alın, yanak, üst dudak bölgesi, burun, çene, boyun ve kollar gibi güneşe maruz kalan bölgelerde sıklıkla görülen koyu kahverengi lekeler olduğunu söyleyen Prof. Dr. Şükrü Yazar, "Kahverengi lekelerin oluşumunda birçok faktör yer almaktadır. En önemli iki faktör genetik yatkınlık ve ultraviyole ışınlarına (görünmeyen zararlı güneş ışınları) maruz kalmaktır. Bunun dışında gebelik, doğum kontrol ilaçları, kozmetik uygulamalar, ilaçlar ve guatr hastalığı diğer nedenler arasında yer alır. Güneş ışınları sadece lekelerin oluşumuna değil, oluşmuş lekelerin üzerinde karartıcı etki ile koyulaşmasına ve artışına da neden olabilir. Ancak bilinçli korunma ve doğru tedavi yöntemiyle tüm bu olumsuzluklarla savaşmak mümkün" dedi.

Leke tedavisinin, lekenin oluşma sebebi, yerleşim yeri, derinliği, tipi ile bağlantılı olarak değişiklik gösterdiğini belirten Prof. Dr. Şükrü Yazar: "Uzman bir dermatolog tarafından detaylı bir şekilde lekeyi oluşturan faktörler ve hastanın genel sağlığından beslenmesine, yaşam tarzından kişilik özelliklerine kadar birçok faktör dikkate alınarak tedavi planlanmalı, kontrollü bir şekilde uzun süre devam etmelidir. Bu süre bazen birkaç ay, bazen 1- 2 yıl arası bir zaman alabilir. Yaz mevsiminde farklı, sonbahar itibariyle farklı tedavi protokolleri uygulanmalıdır. Tedavide yardım aldığımız birçok profesyonel ürün var. Örneğin süt peelingi MilkPeel, leke peelingi Mela Peel ve TCA peeling CosmoPeel gibi yöntemler etkili çözümler sunuyor" dedi.

Ciltte yaşanan lekelenme, akne ve kırışıklık sorunları için etkili olduğunu vurguladığı Peelinglerin uygulanması, etkisi ve sonuçlarıyla ilgili olarak Prof. Dr. Şükrü Yazar, "Süt Peelingi; cansız ve mat görünüm ile birlikte özellikle hassas ciltlerde güneşe maruz kalmaktan kaynaklanan lekelerin giderilmesinde etkili yöntemlerden biridir. Ciltte leke oluşumunu tetikleyen mekanizmayı baskılamaya yardımcı oluyor. Bu peelingi her türlü cilt tipine uygulanabiliyoruz çünkü profesyonel peelingler içerisinde yer alan bazı soyucu asitleri içermiyor, dolayısıyla yan etki riski minimum. Parlak, tazelenmiş, canlı bir cilde sahip olunmasına yardımcı oluyor.

TCA Peeling; akne izleri, güneş lekeleri ve kırışıklıkların giderilmesinde kullanılmaktadır. Gözenekleri daraltıyor ve cildi yeniden yapılandırıyor, akne oluşumunu azaltıyor. Tek seansta bile ciltte gözle görülür etki bırakabilen, iyileşme süresi çok hızlı bir peeling yöntemidir. Leke Peelingi ise güneş lekeleri başta olmak üzere pigmentasyon lekeleri, koyu hamilelik lekeleri, dermal/ epidermal melazma, aktif/pasif hiperpigmentasyon, enflamasyon sonrası pigmentasyon lekelerini gidermeye, cildin yenilenmesine, cilde nem kazandırmaya, güneş hasarı sonrası oluşmuş ince ve kalın çizgilerin azalmasına yardımcı profesyonel bir uygulamadır. Alttan gelen taze derinin çok daha parlak ve pürüzsüz olup, adeta bebek gibi bir cildin ortaya çıkmasına yardımcı oluyor.

Uygulama sonrası ciltte gerginlik ve kaşınma hissini önlemek, cildi sakinleştirmek ve iyileşme sürecini hızlandırmak için K vitamin kompleksi ve güneş koruma faktörü içeren özel ev tipi ürünlerin kullanılmasını tavsiye edebilirim. Ayrıca unutulmaması gerekir ki profesyonel peelingler kliniklerde doktorlar tarafından uygulanmalıdır. Yoksa istenmeyen sonuçlar elde edilebilir" diye belirtti.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Ölümü düşündüren korkular!

Evden çıkmakta zorlanıyor, kalabalık ortamlarda bulunmak istemiyor, tünele girmekte, sinema veya tiyatroya gitmekte hatta kapalı otoparklarda bulunmaktan ve asansör, uçak, otobüse binmekten korkuyorsanız agorafobi olabilirsiniz! Uzmanlar bu durumun kişilerde kontrol kaybı, kalp krizi ve ölüm gibi düşüncelere sebep olduğuna dikkat çekiyor.

Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi'nden Uzm. Klinik Psikolog Serkan Elçi, agorafobi hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.

"Çoğu insan bazı şeylere karşı korku yaşamaktadır. Bunlar; doğaüstü varlıklar, hayvanlar veya evde yalnız kalmak gibi şeyler olabilir. Agorafobi ise kelime anlamı olarak alan korkusu anlamına gelmektedir" diyen Serkan Elçi,

"Bu korku, kişinin bir alana sıkışmış hissi yarattığı, utanılacak bir duruma düşecekmiş gibi düşündüğü, panikleyip, bulunduğu ortamdan çıkamayıp, kaçamayacakmış gibi gelen bir anksiyete bozukluğu olarak tanımlanmaktadır. Kontrolü kaybedip delirecekmiş gibi, kalp krizi geçirecek hatta ölecekmiş gibi düşüncelere sebep olmaktadır. Bu hale vardığında da kimsenin kendisine yardım edemeyeceğini düşünmektedir. Kişi bu düşünceyle beraber ya evden dahi çıkmak istememekte ya da yanında güvendiği birinin varlığını istemektedir" şeklinde konuştu.

En çok, panik bozuklukla birlikte görülüyor
Agorafobinin en fazla panik bozuklukla birlikte görüldüğünü belirten Elçi, "Hatta birçok belirtileri birbiriyle örtüşmektedir. Fakat panik bozukluk kendini ataklarla göstermektedir. Bu atakların zamanı, yeri hiç belli olmayabilir; fakat agorafobide özellikle bir alan olması gerekmektedir. Bu alanlar spesifik olacağı gibi, ev dışı tüm alanlara da yayılabilmektedir. Oluşan olumsuz düşünce içeriği sinir sistemini de uyarmakta, bu uyarım da vücudun alarm moduna geçmesine neden olmaktadır" dedi.

"Agorafobi temelde anksiyete bozukluğu çatısı altında bulunduğu için diğer anksiyete bozuklarının yaşanması da agorafobinin zaman zaman kendini göstermesine neden olabilmektedir" diyen Klinik Psikolog Serkan Elçi, "Çünkü birçok rahatsızlıkta olduğu gibi kendi içinde yer değiştirmesi mümkündür. Bu hastalıklar panik bozukluğun yanı sıra; yaygın anksiyete bozukluğu, sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk (takıntı hastalığı), travma sonrası stres bozukluğu, madde kullanımının sebep olduğu anksiyete bozuklukları ve özgül fobilerdir. Bunların dışında depresyon ve bazı kişilik özellikleri ile birlikte de görülebilir" diye konuştu.

Agorafobinin belirtileri nelerdir?

Klinik Psikolog Serkan Elçi, agorafobinin belirtilerini şöyle sıraladı:

- "Kişi evden çıkmakta zorlanıyor veya tek başına çıkmıyorsa,

- Kalabalık ortamlarda bulunmak istemiyorsa,

- Tünele girmekte, sinema veya tiyatroya gitmekte, kapalı otoparklarda bulunmakta, MR cihazı gibi dar alanlarda bulunmakta zorlanıyorsa,

- Asansör, uçak, otobüs gibi yerlerde bulunamıyorsa,

- Bu tür yerlerde bulunduğunda panikleyip, nefes darlığı çekeceğini, bayılacağını, kalp krizi geçireceğini veya bayılacağını düşünüp, istediği zaman o ortamdan çıkamayacağını düşünüyorsa,

- Günün büyük bölümü bu kaygılar ile geçiyorsa,

- Kaygılar aile, iş veya okul yaşantısını etkiliyorsa,

- Bu kaygıyı kontrol altına alamıyorsa,

- Yaşanan bu durum 6 aydan daha uzun süredir devam ediyorsa agorafobinin varlığından söz edilebilir."

Obsesif kişilik özellikleri olanlarda daha sık görülüyor
Temel sorunun kontrolü kaybetmek olduğu için, kişinin kontrolün kendisinde olmadığını düşündüğü alanlarda bu rahatsızlığın açığa çıktığını ifade eden Elçi, "Bu durumun kişilik özellikleri ile de bağlantılı olduğu söylenebilir. 'Mükemmeliyetçi' diye tanınan obsesif kişilik özellikleri olanlarda bu rahatsızlığın görülme sıklığı daha fazladır. Çünkü bu kişilik özelliği 'hep ya da hiç' ilkesi ile hayatını sürdürmektir. Yani uçağa bindiğinde ya çok rahat olacak ya da hiç binmeyecektir" diyerek, agorafobinin hangi durumlarda meydana geldiğini şu şekilde ifade etti:

- "Sinir sistemi ile bağlantılı olarak biyolojik nedenler varsa,

- Kişi taciz, tecavüz, doğal afet, beklenmedik yakın kaybı gibi herhangi bir travmaya maruz kaldıysa,

- Ailede bu tür bir rahatsızlığı olan birisi varsa ve kişiyle uzun süre birlikte vakit geçirmiş, model aldığı biriyse,

- Metro, uçak, asansör gibi kontrolün kendisinde olmadığı alanlar olduğunda agorafobi meydana gelebilir."

Agorafobi hastalarının psikiyatrik destek alması gerekiyor
"Kişinin öncelikle korktuğu, kaygı duyduğu alanın ne olduğunu kavraması ve 'kademeli' olarak bu alana kendini maruz bırakması önemlidir. Eğer denemelerle bunu başarabiliyorsa agorafobi noktasına gelmeden bu kaygısını yenmiş olacaktır" diyen Serkan Elçi,

"Fakat tanı alacak düzeyde olan agorafobi hastalarının psikiyatri başvurusu yapması gerekmektedir. Psikiyatrik olarak tablo oluşturulmasından sonra terapi süreci devreye girmelidir. En yaygın olan 'bilişsel davranışçı terapi' yöntemidir. Bu terapi yöntemi ile kişi zihninde bu kaygıyla birlikte neler olduğunu görüyor olacak, olası sonuçları hesaplayabilecek, aşamalı olarak da bu kaygının üzerine gidebiliyor olacaktır. Bunların yanı sıra hangi durumların bu kaygıyı tetiklediği, kaygı geldiği zaman nasıl üstesinden geleceğini, sosyal ortamda bu kaygıyı nasıl kontrol edebileceğini de kişi öğreniyor olacaktır. Bir diğer terapi ise EMDR terapisidir. Genellikle travma tedavisinin terapi yöntemi olarak bilinse de agorafobi gibi anksiyete bozukluklarında da oldukça işlevseldir. EMDR ile kişinin negatif düşünce içeriği ele alınır ve sistemik olarak kişi bu düşünceye karşı duyarsızlaştırılır. Son olarak son dönemlerde bazı kurumlarda kullanılmaya başlanan sanal gerçeklik gözlükleri ile de agorafobi oldukça olumlu sonuçlar vermektedir. Sanal gerçeklik gözlüğü ile bir terapistin kontrolü dâhilinde MR cihazı, kapalı alan, yükseklik, asansör vb. kaygılar çalışılmakta, sanki o anı yaşıyormuşçasına kontrollü şekilde kişiler bu kaygıdan kurtulmaktadır" şeklinde konuştu.

Verilen egzersizlere uyum sağlanması, tedavi sürecini hızlandırıyor
Serkan Elçi, "Eğer kişi agorafobiden dolayı evden çıkamayacak hale gelmişse, başlangıç aşamasında internet üzerinden görüntülü konuşma yapılması mümkün olup, ileri evrelerde bu tür tedavilerin yapıldığı hastanelere yatış gerekebilir" diyerek, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bu tedavi süreçlerinde kişinin terapistine güveni, verilen egzersizlere uyum sağlayabilmesi, tedavi esnasında alkol, uyuşturucu vb. maddelerden uzak kalabilmesi de iyileşme sürecine hız kazandıracaktır."

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Her hastalığın bir mevsimi var

Yılın belirli dönemlerinde, belirli hastalıkların görülme sıklıkları artarken bazı tedavilerin diğer dönemlere oranla daha başarılı olma ihtimali de yükseliyor.

Dünyanın güneş ve kendi etrafındaki dönüşü, doğada bir takım döngülere, her döngü de kendine has değişikliklere neden oluyor. Mevsimler de bu döngülerden bir tanesi. Dünya üzerinde her yarım kürede, her farklı coğrafyada yılın belirli dönemlerinde birbirinden farklı iklim ve anlık hava durumu özellikleri yaşanması da bu döngüler nedeniyledir. Böylesi önemli değişikliklere neden olan döngülerin insan sağlığı ile ilgili bir takım değişkenleri ortaya çıkarması kaçınılmaz hale geliyor. Yılın her döneminde belirli hastalıkların görülme sıklığı artarken buna karşılık dikkat edilmesi gereken durumlar değişiklik gösteriyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Cem Arıtürk mevsimler ve hastalıklar arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyor: "Soğuk havalardan dolayı kapalı alanlarda geçirilen ve hareketin azaldığı kış aylarında, kötü kolesterol ve kalp kriziyle doğrudan bağlantılı trigliserid isimli yağların oranı artıyor. Bu da kış aylarında kalp ve damar sistemi hastalıkları açısından dikkatli olunması gerektiğini gösteriyor. Soğuk havanın etkisi ile retina yırtılmaları (hızlı bir şekilde tedavi edilmediği takdirde görme kaybına neden olabilmektedir) Ocak ve Şubat aylarında sıklaşıyor. Ayrıca kış aylarında bağışıklık sisteminin zayıflaması kaynaklı nedenlere bağlı olarak en fazla ölüm Ocak ayında yaşanıyor."

Kıştan ilkbahara geçerken yaşanan hava değişikliklerine dikkat etmek gerektiğini belirten Dr. Cem Arıtürk sözlerine şöyle devam etti: "Yazın habercisi ve havaların ısınmaya başladığı dönem olan ilkbaharın başlangıcında kışın son dönemlerinde geçirilen solunum yolu enfeksiyonlarının etkisi azalsa da devam ediyor. Bununla birlikte bir viral enfeksiyon olan uçuk da en çok Mart ayında görülüyor. Yapılan istatistikler, ilkbaharın ilk döneminin ameliyatlar ve tedaviler açısından en başarılı dönem olduğunu ortaya koyuyor. Hava koşulları ve vücut saati değişikliklerinin en belirgin olduğu ilkbahar döneminde hormon değişikliklerine bağlı olarak baş ağrıları ve mide-bağırsak sistemi sorunları diğer dönemlere oranla daha fazla görülüyor."

Yaz aylarının sağlık açısından kör bir dönem olduğunun altını çizen Dr. Cem Arıtürk, "Daha çok tatil, güneş, deniz gibi kış ayları boyunca hasretle beklenen aktiviteler kişilerin hastalıklarına olan ilgilerini azaltıyor ve tedavi süreçlerini ertelemelerine neden oluyor. Bununla birlikte varis başta olmak üzere bazı hastalıkların tedavilerinin (acil şartlar haricinde) sonbahar ve kış döneminde yapılmasının daha uygun olduğunu da hatırlatmak gerekir. Haziran ayı ile birlikte güneşten daha fazla faydalanmayla birlikte D vitamini düzeylerinde artış meydana geliyor. Bununla birlikte yaz ayları, apandisitin en sık görüldüğü dönem" dedi.

Yine ara bir dönem olan sonbaharda vücudun enfeksiyonlara karşı direncinin düştüğünü belirten Dr. Cem Arıtürk sözlerini şöyle noktaladı: "Güneşli ve hareketli yaz aylarının ardından havaların yeniden soğumaya başladığı, tekrar binalar içinde geçirilen sürenin arttığı sonbahar ayları özellikle solunum yolu hastalıkları ile ön planda. Okula dönüş, kapalı sosyal alanlarda geçirilen sürenin artması grip, nezle başta olmak üzere tüm solunum yolu enfeksiyonlarının artışına neden oluyor. Aynı dönemde alerjik hastalıklar ve astım da belirgin derecede sıklaşıyor. Sonbaharın ortaları ülser, gastrit gibi mide sorunlarının en sık görüldüğü dönem. Havaların soğuması ile birlikte kireçlenme ile ilgili belirtiler de oldukça belirginleşiyor. Sonbaharın son dönemlerinde ise depresyon ve kronik karaciğer hastalıkları açısından dikkatli olmakta fayda var. Sonbahar ve kış ayları varis ve diğer tüm toplardamar hastalıklarının tedavisi açısından da en uygun zaman."

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Bu saatlerde yapılan spor kalp krizine yol açabilir!

Sağlıklı ve fit olmak amacıyla yapılan sabah sporlarının, aksine ciddi tehlikelere yol açtığını hatta ölüme davetiye çıkarabildiğini biliyor muydunuz? 

Acıbadem Kadıköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Emrullah Hayta, hiçbir hastalığı olmasa bile 40 yaş üzerinde olanlar ve yaşı fark etmeksizin tüm kalp hastalarının sabah 06:00 ile 12:00 arası spordan kaçınmaları gerektiğini, aksi halde kalp krizi veya ani ölüm riskiyle karşı karşıya kalabileceklerini vurguluyor.

Sabah sporundan günde 10 bin adım yürüyüşe dek kalp hastalarının spor yaparken dikkat etmeleri gereken kurallara yönelik bilgiler verdi; çok önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

06:00-12:00 saatleri arası kaçının!

Yapılan bilimsel araştırmalar dünyada ve ülkemizde kalp krizlerinin büyük çoğunluğunun sabah saatlerinde (06:00-12:00 arası) görüldüğünü, en sık da sabah 08:00-09:00 arasında gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Sabahları yapılan tempolu egzersiz; 40 yaşın üzerindeki sağlıklı kişilerde ve yaşı fark etmeksizin tüm kalp hastalarında kalp krizine ve ani ölüme neden olabiliyor. Ailesinde 55 yaş altı kalp krizi geçirenler, sigara içenler ve obez kişiler de bu riskle karşı karşıya. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Emrullah Hayta tehlikenin nedenlerini şöyle açıklıyor: "Sabah 06:00-12:00 saatleri arasında vücudumuzda salgılanan stres hormonunun, kan basıncının ve kalp hızının yüksek olması; kanın pıhtı oluşturmaya daha eğilimli olması kalp krizinin bu saatlerde sık görülmesi ile yakından ilişkilidir.

Ayrıca sabah saatlerinde vücuttaki kan dolaşımının önemli bir kısmı (yaklaşık yüzde 35'i) bağırsak sistemindedir. Yoğun bir egzersiz sırasında kas, ortalama vücutta dolaşan kanın yüzde 40'ına ihtiyaç duymaktadır. Bu kadar yoğun kan dolaşımına ihtiyacın olduğu anda kalp kan pompalamakta zorlanır. Bu nedenlerden dolayı kalp hastaları sabah saatlerinde kas güçlendirme egzersizi, yoğun tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet gibi aerobik egzersizleri yapmamalı; bunların yerine gevşeme egzersizleri, kontrollü nefes egzersizleri ve hafif tempolu yürüyüşleri tercih etmelidir."

'Günlük 10 bin adım attım, sağlıklıyım' yanılgısına düşmeyin!

Birçok kalp hastasının "günlük 10 bin adım attım, sağlıklıyım" şeklinde bir yanılgıya düştüğünü, oysa aralıklı, temposuz ve sadece yürümeden ibaret olan 10 bin adımın kalp sağlığı açısından faydasının yok denecek kadar az olduğunu belirten Doç. Dr. Emrullah Hayta "Gün içinde aralıklı 10 bin adım atmak kişiyi sadece sorumluluğu yerine getirdiği için iyi hissettirebilir ama kalp sağlığı için bu çok az anlam ifade eder. Kalp sağlığı için haftada en az 3 ila 5 gün, öğlen 16'dan sonra ya da akşam yemeğinden en az 2 saat ya da en son sıvı alımından 1 saat sonra, 30- 45 dakika süresinde belli bir kalp hızında (ideal kalp hızınızı 220'den yaşınızı çıkarıp, çıkan sonucu 0.5 ya da 0.8 ile çarparak bulabilirsiniz) yapılan, haftalık 1500-2000 kalori yakılan sportif aktiveler ve aerobik egzersizler faydalıdır. Kalp sağlığı için toplam egzersiz süresi haftada en az 200 dakika, bir günde en fazla 60 dakika olmak üzere belli kalp hızında aerobik düşük tempolu egzersiz yapıldığı zaman faydalıdır. Hangi aerobik aktiviteyi yaparsa yapsın aktivite öncesi ve sonrasında en az 10 dakika düşük tempoda yürüme ya da ısınma aktivitelerini mutlaka yapmalıdır" diyor.

Kalp hastaları egzersizde bu 10 kurala mutlaka uyun!



  • Egzersizi haftanın en az 3 ile 5 günü yapın. En az 45 dakika, en fazla 1 saat olmasına dikkat edin.
  • Yürüyüşe öğleden sonra (16:00'dan sonra kortizolün düşük olduğu saatlerde) çıkın.
  • Egzersizi yemek yedikten en az 2 saat sonra yapın. Egzersizden en az 1 saat önce sıvı alımını kesin.
  • Egzersiz yapabileceğinize dair kardiyoloji uzmanı tarafından mutlaka onay alın.
  • Egzersiz yapmaya uygun bir hasta iseniz; 5 dakika hafif ısındıktan sonra; tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet gibi aktiviteleri 30-45 dakika yaptıktan sonra, 5 dakika tekrar hafif tempolu yürüyüş ile sonlandırın.
  • Hastayken (nezle veya grip gibi hastalıklar da dahil) egzersiz yapmayın.
  • Egzersizi takiben çok sıcak veya çok soğuk duş almayın.
  • Özellikle kollarınızı başınızın üzerinde tutmak zorunda kalacağınız uzun süreli hareketleri yapmayın. (Örneğin; araba itme veya çok ağır nesneler taşıma gibi)
  • Egzersiz yaparken nefesinizi tutmayın. Kürek çekme-mekik gibi egzersizlerden ve bir cismi iten izometrik egzersizlerden uzak durun.
  • Çok soğuk veya rüzgarlı günlerde dışarıda egzersiz yapmayın çünkü bu şartlarda kalbin daha fazla çalışması gerekiyor. Soğuk havada daha yavaş adımlarla yürüyün ve sıkıca giyinin.


Kalp hastaları hangi sporları tercih etmeli?



  • Spor aktiviteleri hastaya uygun planlanmalı. Örneğin; tedavisinde diüretik (idrar söktürücü) kullanan hastalar yüksek tempolu sporu tercih etmemeli; tedavisinde kan sulandırıcı alan hasta ise travmaya duyarlı sporlardan kaçınmalı.
  • Tempolu yürüyüş: Vücudumuzdaki bütün kasları çalıştırdığı, basit olduğu ve kalp hızını yavaş yavaş yükseltip belli bir tempoda tuttuğu için bütün dünyada yapılan en ideal en kolay aerobik egzersiz.
  • Yüzme: Eklem rahatsızlığı yapmaması, yer çekiminden etkilenmesinden dolayı, özellikle diz/ kalça kireçlenmesi olan aşırı kilolu kişilerde en çok tercih edilen egzersizler arasında yer alıyor.
  • Bisiklet kullanma: Özellikle alt bacak kaslarını çalıştırdığı ve yağ yakımını artırdığı için özellikle gelişmiş toplumlarda en çok tercih edilen aerobik egzersiz.
  • Dans etme: Ani hareketleri olmayan, belli bir tempoda yapılan dans iyi bir aerobik egzersiz olarak kabul ediliyor. Ancak halay gibi eğilmeli, ani harekete yol açan dans figürlerinden kaçınılmalı.
  • Meditasyon sporları: Nefes kontrolü yapması, stres hormonlarını düşürmesi gibi nedenlerden dolayı tercih edebilirsiniz.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Gıda güvenliği konusunda sıklıkla yapılan hatalar

Gıda güvenliği sadece bir ürünü tüketmeden önce son kullanma tarihini kontrol etmek anlamına gelmiyor. Mutfakta, gıda güvenliği konusunda bazı zamanlar önemli detaylar gözden kaçabiliyor. Bu konuya dikkat çeken Sabri Ülker Vakfı, gıda güvenliğine ilişkin değerli bilgiler paylaşıyor.

Kurulduğu 2009 yılından bugüne, gıda, beslenme ve sağlıklı yaşam bilincinin gelişmesine katkı sağlamak, topluma bu konulardaki en doğru, güncel ve bilimsel bilgiyi aktarmak hedefiyle çalışmalarını sürdüren Sabri Ülker Vakfı, gıda güvenliği konusunda sıkça yapılan hatalara dikkat çekiyor. Gıda güvenliği sanılanın aksine son kullanma tarihini kontrol etmek veya meyve ve sebzeleri yıkayarak tüketmekten daha fazlası anlamına geliyor. Öyle ki gıda güvenliği konusunda yapılan hatalar önemli sağlık sorunlarını da beraberinde getirebiliyor. Gelin, Sabri Ülker Vakfı'nın gıda güvenliği konusundaki uyarılarına birlikte göz atalım.

Elinizi yıkamadan besinlere dokunmayın: 

Hastalıklara yol açan bakteriler birçok ortamda hayatta kalabilir, eller ise bakterilerin hayatta kaldığı ortamlar listesinde ilk sıralarda yer alır. Bu nedenle besinlerle, mutfak araç ve gereçleriyle temas etmeden önce ellerinizi mutlaka sabunla en az 20 saniye süreyle yıkamalısınız. Aksi takdirde eldeki bakteriler besinlere geçerek vücudumuza ulaşır

Besin zehirlenmesine davetiye çıkarmayın: 

Evde buzdolabında duran bir içecek ya da yiyeceğin bozulup bozulmadığını kontrol etmek için tadına bakmamalısınız. Çünkü besin zehirlenmesine neden olan tüm bakterileri tadamaz, göremez ve hatta koklayamazsınız. Bakteriler görünmezlerdir. Bu yüzden bozulmuş bir besini sadece tadına bakacak kadar tükettiğinizde bile besin zehirlenmesi yaşayabileceğinizi unutmamalısınız.

Çiğ etler ve sebzeler için farklı kesme tahtası kullanın: 

Çiğ kırmızı et, tavuk veya balık gibi protein içeriği yüksek besinler, bakterilerin çoğalması ve dolayısıyla gıda zehirlenmesine yol açabilme oranı en yüksek gıdalardandır. Bu nedenle bu besinler için kullandığınız bıçak, kesme tahtası, tabak gibi gereçleri iyice yıkayıp temizliğinden emin olmadan başka yiyecekler için kullanmamalısınız. Çiğ etlerde bulunabilen besin kaynaklı patojenler, diğer yiyeceklere kolayca bulaşarak besin zehirlenmesine neden olabilir.

Donmuş yiyecekleri oda sıcaklığında çözdürmeyin: 

Buzdolabının sıcaklığı 4 derecedir. 5 ila 60 derece arası ise mikrobiyolojik açıdan tehlikeli sıcaklık aralığı olarak kabul edilir. Besin kaynaklı zararlı mikroorganizmalar da bu tehlikeli sıcaklık aralığında hızla çoğalır. Donmuş yiyecekleri oda sıcaklığında çözdürmek de bu nedenle yiyeceklerin bozulmasına zemin hazırlar. Odada bekletmek yerine, yiyecekleri buzdolabında 4 derecede, soğuk-akan suyun altında veya mikrodalga fırında çözdürmelisiniz.

Et, tavuk veya balığı yıkamayın: 

Birçok kişi pişirmeden önce et, tavuk ya da balığı yıkar ama bu doğru bir davranış değildir. Çünkü su, sanılanın aksine patojen mikroorganizmaları uzaklaştırmaz. Aksine, bakterilerin lavaboya, tezgâhlara ve diğer mutfak yüzeylerine kolayca yayılmasına ve başka gıdalara bulaşmasına neden olabilir.

Yemekleri hızlıca soğutup buzdolabına kaldırın: 

Pişirdiğiniz yemekleri hemen tüketmeyecekseniz, oda sıcaklığında soğuması için bekletmeyin. Bunun yerine soğuk/buzlu su ile doldurduğunuz kaplarda hızlıca soğutup ardından buzdolabında muhafaza etmelisiniz.

Yumurtayı kullanmadan hemen önce yıkayın: 

Yumurtaları yıkayarak buzdolabında saklamak salmonella riski nedeniyle yanlıştır. Yumurtaları doğrudan buzdolabında saklamalı ve kullanmadan hemen önce yıkamalısınız. Yumurta kullanarak hazırladığınız hamurları ve sosları çiğ olarak tüketmenin de salmonella riskine yol açabileceğini unutmayın.

Bulaşık süngerini ve bezlerinizi sık sık yenileyin: 

Mutfağınızda kullandığınız süngerler ve bezler besin kaynaklı zararlı mikroorganizmaları barındırabilir ve diğer araç gereçlere bulaşmasına yol açabilir. Bulaşık sünger ve bezlerini nemli bırakmamak, kullanıma göre uygun aralıklarla değiştirmek bu riski azaltmaya yardımcı olur.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!