SON YAZILAR
latest

Yaşam

Yaşam/block-2

Hastalıklar

Hastalıklar/block-6

güzellik

güzellik/block-5

Kadın Sağlığı

Kadın Sağlığı/block-4

Doğal Ürünler

Doğal Ürünler/block-3

Aşk Sevgi

Aşk Sevgi/block-2

Ruh Sağlığı

Ruh Sağlığı/block-3

Diyet zayıflama

Diyet zayıflama/block-1

Son Yazılar

Kadınlara aşk tavsiyeleri

Kadınlara aşk tavsiyeleri

Bir cevapsız aramanız var… Ondan! Şimdi ne yapacaksınız? Geri aramadan önce, bunu hak edip etmediğine karar verin. Belki aşağıdaki listenin bir faydası olur.


İşte onu geri aramamanız için bazı geçerli sebepler…


Sizi gece yarısından sonra aramış 

İkinizden birisi gece çalışmıyor ise neden aramak için bu saati bekledi? İki kelime, telefon seksi. Ona hiçbir şey borçlu değilsiniz, geri aramayı bile.

Arayacağınız söylediği halde oldukça geç kaldı

Eğer telefonunuzda bir hastane ziyareti esnasında bırakılan sesli bir mesaj bulmazsanız, hiçbir özür kabul edilmemeli.

Sarhoş olduğunu tahmin ediyorsunuz

Sarhoşken telefon görüşmeleri çok keyifli gelir. Eğer duygusal bir dürtüyle özellikle siz aklına gelerek yapıldıysa hoş olabilir. Ama sarhoşken sizi arayıp, evinize uğramak istediğini söylemeyi alışkanlık haline getirdiyse bu hiç de hoş değil. Hatta reddettiğinizde bunu hatırlamayacaktır bile.

Yine aynı şey

Bu üzgün olduğunu söylemek için ilk arayışı değil. Kaç kez daha özür dilemesine ve sonra yine aynı şeyleri yapmasına izin vereceksiniz? Sizi ikna etmesi için aramasından çok daha fazlasına ihtiyacı olduğunu ona gösterin.

Sizi sadece seks için arar

Sadece kendi ihtiyaçları doğrultusunda hareket eden birini, işin içinde dayanılmaz bir cazibe olsa bile, hayatınızda istemezsiniz. Sizden beklentisini gayet net ortaya koymuş, öyleyse tartıştığımız nedir? Aklınızdan bile geçirmeyin! 

Onu bir daha görmek istemiyorsunuz 

En son görüşmenizde kendinize verdiğiniz bu sözü hatırlayın ve ondan nasıl kaçarak uzaklaştığınızı. Eylemler sözcüklerden güçlüdür, unutmayın.

Kız arkadaşı ya da karısı varsa 

Diğer kadın 6 senedir bitkisel hayatta değilse ya da çift olarak çok eşli takılmıyorlarsa, bu maceraya girmek istemezsiniz. Eğer söylediği gibi mutsuzsa, neden ayrılmıyor? Yakın olduğu bir diğer insana yalan söyleyen ve aldatan bir adamın size sadık kalacağını da nereden çıkartıyorsunuz?

Eski sevgiliniz ise 

Ayrılmanızın bir ya da daha fazla sebebi olmalı. Peki bu sefer daha iyi olacağını neden düşünüyorsunuz? Aklınızı tekrar karıştırmasına izin vermemeyi tercih edebilirsiniz. En azından tekrar düşünseniz iyi olur. 

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Ayaklarınız ısınmıyorsa sebebi bu olabilir!


Östrojenin hormonunun dengesi vücut sağlığı için çok önemli. Yüksekliği de düşüklüğü de ayrı bir dert! Bazı makyaj malzemelerinden ilaçlara, hatta plastik şişelerde içtiğimiz sulara kadar birçok etken östrojen dengesini bozuyor. 

İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Meriç Çağrı Ağır, "Bölgesel yağlardan yakınanların derdi yüksek, el ve ayakları hiç ısınmayan kadınlarınki ise düşük östrojen olabilir" dedi.

Hormonlar hem kadınları hem de erkekleri tepeden tırnağa etkiler. Kadınlarda daha fazla bulunan hatta 'kadınlık hormonu' olarak da adlandırılan östrojenin azı da çoğu da zarar. Östrojen hormonu kadınların adet döngüsünden üremesine, göğüs gelişiminden cinsel yaşamına, saç ve cilt sağlığına kadar pek çok konuda belirleyicidir. İstinye Üniversite Hastanesi Medical Park Gaziosmanpaşa Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Meriç Çağrı Ağır, östrojen hormonu düşüklüğü ve yüksekliğinin nasıl belirti verdiğini anlattı.

SU İÇSEM YARIYOR DİYORSANIZ…

Yüksek östrojen düzeyleri kendiliğinden oluşabileceği gibi dış etkenlerle de olabilir. En sık görülen sebepler polikistik over sendromu (PKOS) ve dışardan östrojen içeren ilaçların alınmasıdır. Bir diğer etken ksenoöstrojen dediğimiz östrojeni taklit eden, çevremizde bulunan kimyasallardır. Bazı güzellik ürünlerinde (kremler, şampuanlar, makyaj malzemeleri), böcek ilaçlarında (yani yediğimiz sebze ve meyvelerin dış yüzeylerinde) ve plastiklerde bulunabilir.

Kullandığımız birçok kozmetik üründe bulunan parabenler de bu hormonun artışına neden olabilir. Karaciğer bozuklukları ve yumurtalık tümörleri de östrojen salgılayabilir. Özellikle bölgesel kilolardan (kalça-basen gibi), selülitten, varisten ve kıllanmadan şikayetçiyseniz, östrojen hormonunuz yüksek olabilir. Bu hormonu vücudunuzda dengelemek için düşük yağ içerikli yüksek lifli gıdalarla beslenmek, kilo vermek ve çinko içeren gıdalar tüketmeniz gerekir.

CİNSEL HAYATI DA BİTİRİYOR!

Özellikle menopoz döneminde yumurtalık kaynaklı östrojen üretimi azalır ve sonlanır. Doğum sonrasında da östrojen seviyesi düşebilir. Bunun yanı sıra sürekli diyet yapmak, sağlıklı yağlardan fakir beslenmek, aşırı stres de hormon dengesizliğine yol açar. Sık sık yoruluyorsanız, unutkanlık ve dikkat dağınıklığınız varsa, depresyonda gibiyseniz, cinsel isteksizlik başladıysa, saçınız dökülüyorsa, aniden çok sıcak basması yaşayıp sonra üşüyorsanız, el ve ayaklarınız soğuksa östrojen hormonunuzun düşük olduğu anlamına gelir.

Ayrıca cinsel ilişki sırasında uyarıldığınız halde vajinada kuruluk sorunu ortaya çıkabilir. Östrojen dengesinin bozulmasıyla kişide uyku bozuklukları oluşabilir. Bu belirtileri yaşıyorsanız uzman bir hekime gidin. Yapılan testler sonucu hormon seviyeniz ölçülür ve buna göre tedaviye başlanır.

SOMON VE YUMURTA DEPRESYONUN İLACI

Beslenmenin östrojen seviyelerini düzenlemede önemli bir yeri var. Lahana, brokoli, ıspanak gibi sebzeler yiyebilirsiniz. Yulaf, kepekli pirinç ve chia tohumu deneyin. Ölçülü olmak şartıyla Hindistan cevizi yağı tüketebilirsiniz. (Salata, sebze veya istediğiniz yemeklere ekleyebilirsiniz.) Yumurta da stres hormonlarını kontrol ederek gevşemenizi sağlar.

Erik kurusu östrojen seviyelerini dengede tutar daha düzenli bir adet döngüsüne destek olur. Özellikle somon, içerdiği yağ asitleri sebebiyle duygu durum bozuklukları için çok etkili bir besindir. Haftada iki kez tüketebilirsiniz. Ancak soya içeren ürünlerden uzak durmaya dikkat edin.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Menopozu işaret eden 15 belirti

Yapılan araştırmalarda dünya genelinde ortalama menopoz yaşı 51 iken, ülkemizde ortalama menopoz yaşının yaklaşık 47-49 yaş olduğu gösteriliyor. 40 yaşından önce görülen menopoz ise erken menopoz olarak adlandırılıyor. 

Menopoz yaşının belirlenmesinde; başta genetik özellikler ve ırk olmak üzere, beslenme, sigara kullanımı ve sosyoekonomik düzey gibi faktörlerin de etkili olduğu biliniyor. Menopoz; genellikle 3 ila 8 yıl arasında devam eden menopoz öncesi dönem olarak adlandırılan bir sürecin sonunda oluşuyor. Memorial Antalya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Gülbin Destici İşgören, sağlıklı menopoz süreci hakkında bilgi verdi.

Her kadın farklı yaşıyor

Menopoz bir hastalık değil, kadın hayatında üreme çağının bittiğini işaret eden doğal bir dönemdir. Kadınlarda 12 ay boyunca hiç menstrüel kanama olmadığında menopoz tanısı kesinleşir.Menopoz öncesi dönem olarak adlandırılan dönemde yumurtalıklardan salgılanan başta östrojen hormonu olmak üzere, hormon düzeylerinde dalgalanmalar olmakta, bir süre sonra yumurtalar tükenmekte ve yumurtalıklardan hormon salınımı durmaktadır. Tüm bu değişikliklerin sonucunda da menstruel kanamalar kesilmektedir. Yıllarca devam eden bir süreç olan menopoz öncesi ve sonrası dönemde bazı kadınların hiç şikayeti olmaz ya da çok hafif şikayetleri olabilirken; bazı kadınlar çok daha ağır sıkıntılar yaşayabilmektedir.

Menopoz döneminde görülebilecek şikayetler şunlardır;


1. Menstrüel kanama düzeninde değişiklik, kısa ya da uzun süreçli kanama, kanama miktarında artış ya da azalma
2.Sıcak basmaları ve terlemeler
3.Uykuya dalmada zorlanma ve uyuma süresinde kısalma gibi uyku bozuklukları
4.Çarpıntı
5.Depresyon ve duygu durum değişiklikleri
6.Unutkanlık
7.Çabuk sinirlenme
8.Baş ağrısı
9.Saçlarda dökülme ve incelme
10.Halsizlik ve kas eklem ağrıları
11.Ciltte- gözde veya ağızda kuruluk
12.Vajinal kuruluk, cinsel ilişkide ağrı ve cinsel istekte azalma
13.Ani sıkışma hissi, idrar kaçırma ve sık idrara çıkma,
14.Vajinal enfeksiyonlar ve idrar yolu enfeksiyonu riskinde artış,
15.İştah artışı, metabolizmada yavaşlama ve buna bağlı olarak kilo artışı

Kemik erimesi, kalp krizi ve inme riskini de artırıyor

35 yaştan sonra kadın ve erkeklerde başlayan kemik kaybı menopoz sonrası ilk 4-8 yılda östrojen düzeyinin azalmasına bağlı olarak hızlanmaktadır. Kayıp fazla olduğunda bu durum osteoporoz olarak adlandırılmakta ve başta kalça, el bileği ve omurga kemiklerinde olmak üzere kemik kırığı riski artmaktadır. Vücuttaki östrojenin azalması, ilerleyen yaşa bağlı olarak yüksek kolesterol, yüksek tansiyon gibi risk faktörlerinin görülme olasılığının artması ve hayatın bu döneminde daha hareketsiz olma gibi risk faktörlerinin bir araya gelmesiyle menopoz dönemindeki kadınlarda kalp krizi ve inme riski artmaktadır.

Hormon tedavisi şikayetleri azaltıyor


Menopoz dönemindeki destek tedavisi kişinin özellikleri, medikal geçmişi, şikayetlerinin şiddeti ve yaşam kalitesinin ne kadar etkilendiği, isteği ve beklentileri göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Vücutta artık az üretilen ya da üretilmeyen hormonların ( östrojen ve gerekli durumlarda progesteron) dışarıdan verilmesi anlamına gelen hormon tedavisi menopoz dönemindeki şikayetleri rahatlatabilmektedir. Bu tedaviler ağızdan alınan tabletler ya da cilde yapıştırılan yamalar, sürülen kremler şeklinde sistemik olarak verilebileceği gibi; bazı durumlarda sadece lokal olarak uygulanan vajinal tabletler ya da kremler kullanılabilmektedir. Vücuda sistemik olarak verilen hormon tedavisi ateş basmalarını, kemik kaybını ve kırık riskini, ayrıca kolon kanseri riskini azaltmaktadır. Hem lokal hem de sistemik tedavi vajinal kuruluğu ve buna bağlı şikayetleri gidermektedir.

Sadece östrojen tedavisi bazı kanser risklerini artırabilir

Sadece östrojen içeren tedaviler rahim duvarının kalınlaşmasına ve rahim kanserine neden olabilmektedir. Hormon içeren tedaviler ile kalp krizi riskinde, derin ven trombozu ve inme riskinde meme kanseri ve mesane kanseri riskinde hafif artış olabilmektedir. Bu nedenle kişisel özellikler mutlaka değerlendirilmeli gerekli muayeneler ve tetkikler yapılmalı ve uygun kişilerde doktor kontrolünde tedavi başlanmalıdır.

Sağlıklı bir menopoz süreci için düzenli egzersiz şart!


Menopoz sürecinde dengeli ve sağlıklı bir diyet, yeterli kalsiyum ve D vitamini almak, sigara alkol ve diğer toksik maddelerden uzak durmak, yağdan fakir antioksidandan zengin gıdalarla beslenmek önerilmektedir. Ayrıca düzenli egzersiz kemik kaybını yavaşlattığı gibi, aşırı kilo alımını ve buna bağlı olarak gelişebilecek kalp şeker hastalığı gibi hastalıkların riskini azaltmaktadır. Düzenli egzersiz yapan kişilerde depresyon ve bilişsel fonksiyonlarda azalma riski de çok daha düşüktür. İdrar kaçırma şikayetleri olan kişiler pelvik taban kaslarını güçlendiren kegel egzersizlerinden fayda görebilmektedir.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Dikkat! Bedeni uykuya zorlamak sinirli hissettiriyor…

Dikkat! Bedeni uykuya zorlamak sinirli hissettiriyor…


Birçok insan kaliteli uyku uyuyamamaktan, yeteri kadar uyku alamamaktan ve yorgun uyanmaktan şikayet ediyor. 

Geç saatlere kadar uyanık kalmanın ertesi gün erken saatte uykuya dalmayı güçleştirdiğini vurgulayan uzmanlar, özellikle hafta sonları gerçekleşen bu durumun pazartesi sendromuna yol açtığını ifade ediyor. Uzmanlar; sinirli hissedilmesine neden olduğu için bedenin uykuya zorlanmamasını, olumsuz etkilediği için uyku öncesi sigara ve alkol kullanılmamasını tavsiye ediyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, kaliteli uyku için kaçınılması gereken davranışlara değindi ve tavsiyelerini paylaştı. 

Uyku düzensizliği pazartesi sendromuna yol açıyor


Birçok insanın kaliteli uyku uyuyamamaktan, yeteri kadar uyku alamamaktan ve yorgun uyanmaktan şikayet ettiğini belirten Prof. Dr. Barış Metin, “Böyle şikayetleri olan hastalara sıklıkla bir hekime başvurmalarını öneriyoruz. Ancak evde uygulanabilecek bazı basit kurallara dikkat ederek, uyku kalitesini arttırmak da mümkün. Bu kurallardan biri düzenli uyku ve uyanıklık saatlerinin dengesini kurabilmektir. Yani uykuya geçiş ve uykudan uyanma saatinin günden güne çok ciddi fark etmemesi kaliteli bir uyku için önem taşıyor. Birçok hasta, bazı günler çok erken uyuyup bazı günler de çok geç uyuduğunu ifade ediyor. Geç saatlere kadar uyanık kalmak, ertesi gün erken bir saatte uykuya dalmayı güçleştiriyor. Bu, özellikle hafta sonları karşılaştığımız bir durum ve pazartesi sendromu dediğimiz durumun da oluşmasına zemin hazırlıyor.” dedi.

Akşam içilen sigara uykuyu geciktiriyor

Uyku bozukluğuna sebep olan bir diğer olgunun ise gece geç saatlere kadar televizyon izlerken uyuklamak olduğunu ifade eden Prof. Dr. Barış Metin, “Genellikle akşama doğru yapılan uyku ve kestirme şeklinde uyku önerilmiyor. Gün içerisinde, öğle vakitlerinde yarım saatlik yapılacak siestalar sağlıklı olabilir. Kaliteli bir uyku için yapılabilecek bir diğer öneri ise uykuyu bozan çeşitli madde ve gıdalardan uzak durmak olacaktır. Bunların başında sigara yer alıyor. Özellikle akşam saatlerinde içilen sigara, uyarıcı etki yaparak uykuya başlamayı geciktirebiliyor. Birçok insan sigara tiryakisi olduğu için uyumadan önce ya da uykudan uyanıp sigara içme arzusunda olabiliyor. Bu yüzden kaliteli bir uyku için sigaradan büyük ölçüde uzak durmakta fayda var.” diye konuştu.

Uyumak için alkol tüketilmemeli

Çay ve kahve gibi kafein içeren içeceklerin de uyku düzensizliklerinde etkili olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Barış Metin, “Bu sebeple akşam yemeğinden sonra çay ve kahve gibi kafein içeren içeceklerin tüketilmemesini tavsiye ediyoruz. Alkolün birçok zararlı etkisi mevcut fakat en zararlı etkilerinden biri de uykunun başlamasını geciktirmesidir. Uyumak için alkol alan birçok hasta var. Bu son derece tehlikeli ve yanlış. Alkol bir miktar uyumayı kolaylaştırsa da kişi, alkolün etkisi geçtiğinde uyanabiliyor ve alkol sayesinde uyunan uyku genellikle dinlendirici olmuyor. Ertesi gün de baş ağrısıyla ve yorgunlukla uyanılmasına neden oluyor. Bu yüzden kaliteli bir uyku uyuyamayan hastaların alkolden kaçınmasını ve kişide alkol bağımlılığı varsa bir uzmandan destek almasını tavsiye ediyoruz.” ifadelerini kullandı.

Beden uykulu hissedince yatağa gidilmeli


Prof. Dr. Barış Metin, uykuyu kafaya takmamayı kaliteli bir uyku için üçüncü öneri olarak paylaştı ve sözlerini şöyle tamamladı:

“Uyku, kovaladıkça kaçan bir şeydir. Yani uyumak için ne kadar gayret edilse de uyku kişiden o kadar uzaklaşır. Uykunun kendiliğinden gelmesi gerekiyor. Uyku problemi yaşayan hastaların bir diğer yanlış davranışının da yatağa yattıktan sonra uykularının kendi istedikleri saatte gelmesini beklemeleri olduğunu söyleyebiliriz. Uyuyuncaya kadar bedenlerini yatakta kalmaya zorluyorlar. Beden uykulu hissedince yatağa gidilmeli. Çünkü bedeni uykuya zorlayınca uyku hali kaçıyor ve kişi kendini daha yorgun, sinirli ve gergin hissedebiliyor. Normalde bir birey yatağa yattığında yarım saat içinde uykuya dalabilir. Kişi eğer uyuyamıyorsa yataktan çıkması ve başka bir işle meşgul olması gerekiyor. Biraz dikkati dağıttıktan sonra tekrar yatağa dönülebilir. Yatakta uyunamadığı zaman telefona, tablete bakmak ya da yatakta televizyon izlemek uyku sağlığı için doğru değil. Mümkünse bunlar başka odada yapılmalı. Çünkü bu faaliyetler uykunun kaçmasında fazlasıyla etkili oluyor.”

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Burçlara göre yemek tercihleri

Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı, her burcun yemek siparişi de öyle! Yemeksepeti astrolojinin gizemli dünyası ile rengarenk sofraların sırlarını aynı potada eritti. Hangi burcun hangi yemeği daha çok sevdiğini, kendi verilerini inceleyerek belirledi.

Farklı burçlardan olan kişilerin, tıpkı karakterleri ve beğenileri gibi yemek zevkleri de farklılaşıyor. Bu farklılıkları ortaya koyma amacıyla yola çıkan Yemeksepeti ekibi, 7 milyon kullanıcısının içinde doğum günü tarihlerini paylaşmayı seçenlerin siparişlerini inceledi. İlk sıralardaki tercihler çoğunlukla aynı; kebap, pizza ve burger başı çekiyor. Ancak burçların diğerlerine göre daha çok sipariş ettikleri lezzetler farkı gözler önüne seriyor.

Koç: Ev yemeği, mantı

Yüksek enerjisiyle çevresine bir lider olduğunu her an hissettiren Koçlar, türlü ev yemeklerine bayılıyor. Çoğu zaman mantıya gönül verse de, patlıcan oturtmadan kuru fasulyeye sulu yemeklerle işi sulandırmayı da seviyor.

Boğa: Döner, salata

Karnı acıkınca gözleri dönen Boğalar, dönerle yaklaşıldığında gayet masumlaşıyor. Hafif değişiklik istediklerinde ise salataya yöneliyor.


İkizler: Lahmacun, börek

Hayatı dolu dolu yaşamayı seven, canlı ve sempatik İkizler, malzemesi bol bir lahmacuna ya da çıtır çıtır bir böreğe asla hayır diyemiyor.

Yengeç: Meze, zeytinyağlı

Kırılgan kalpleri, hassas mideleriyle Yengeçlerin üzülmeye tahammülü yok. Bu yüzden onları üzmeyecek, midelerini yormayacak mezeler ve zeytinyağlıları tercih ediyor.

Aslan: Et yemeği, etli ev yemeği

Güçlü kükremeleriyle ünlü Aslanlar, etoburluklarını her ortamda belli ediyor. Menüde et yemeği ya da etli ev yemekleri yoksa seslerini fazla yükseltiyor.


Başak: Tavuk yemekleri, çorba

Dertlere derman olma konusunda başarılı Başaklar, kendi dermanını çorbada buluyor. Tavuk yemeklerinden de asla vazgeçmiyor.

Terazi: Pizza, pide

Hayatı bir şölen havasında yaşayan Teraziler, her gün yeni bir lezzeti denemeyi mümkün kılan çeşit çeşit pide ve pizza tariflerine bayılıyor.

Akrep: Noodle, makarna

Karışık her şeyi çözme yeteneğine sahip Akrepler, enerjileriyle en karışık noodle'ların ve makarnaların hakkından rahatça gelebiliyor.

Yay: Suşi, balık

Yeni şeyler denemeye açık ve meraklı Yaylar, yemek söz konusu olunca da bir kaşife dönüşebiliyor. Suşi ve balık onlardan soruluyor.

Oğlak: Yaprak sarması, çiğ köfte

Sabırlı yapılarını yaprak sarması söz konusu olduğunda bir kenara bırakan Oğlaklar, çiğ köftelerinin malzemesi konusunda da oldukça inatçı olabiliyor.

Kova: Sebze yemekleri, sandviçler

Hayatı hafife almayı seven Kovalar, sebze yemeklerinden vazgeçmiyor, sandviçinin ise nasıl olacağını ezbere biliyor.

Balık: Burger, tantuni

Duygusal yapısıyla Balıkların burger görünce gözleri doluyor. Genellikle anlayışlı bir karakterlere sahip olsalar da, tantuniye acımıyorlar.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Midenizin verdiği işaretleri önemseyin!

Midenizin verdiği işaretleri önemseyin!Midede şişkinlik, hazımsızlık veya çok az yemek yenmesine rağmen yaşanan erken doyma hissi gibi durumlar çoğu zaman önemsenmeyebiliyor.  


Faklı nedenlerden de kaynaklanabilen ancak mide kanserinin ilk belirtileri arasında yer alan bu şikayetler konusunda bilinçli olmak ve erken dönemde doktora başvurmak hayat kurtarıcı olabiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü'nden Doç. Dr. Fatih Taşkesen, mide kanseri ile ilgili dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında bilgi verdi.


Midenizdeki ağrının nedenini öğrenin


Mide kanseri hiçbir belirti vermeden ilerleyebilmektedir. Bu nedenle vücudun verdiği en küçük sinyal bile erken teşhis bakımından çok önemlidir. Mide kanserinin ilk bulguları arasında ağrı olmayabilir ancak özellikle yemeklerden sonra artan ağrılar dikkate alınmalıdır. Mide ağrısı; enfeksiyon, ishal, kabızlık gibi bağırsak sorunları, stres, reflü, safra veya böbrek taşı gibi bir çok nedenden kaynaklanabilmektedir. Ancak mide kanseri belirtisi olsun ya da olmasın, bütün bu ağrıların vücutta bir probleme işaret edebileceği unutulmamalıdır.


Hemen doyuyorum diyorsanız dikkat!


İştahsızlık birçok nedenden kaynaklanabilmektedir. Ancak sofraya aç oturup birkaç lokma yedikten sonra iştahın kaybolması, çok kısa sürede yaşanan erken doyma hissi ve karnın üst bölgesinde yaşanan şişkinlik mide kanseri riski bakımından ihmal edilmemelidir. Mide tümörü bazen büyüyerek tüketilen besinlerin ince bağırsağa geçmesini önleyebilmekte ve erken doyma hissine yol açabilmektedir.


Hızla verilen kilonun nedenini araştırın


Diyet veya spor yapmadan nedeni açıklanamayan kilo kayıpları Tip 1 diyabet, Crohn hastalığı gibi birçok sebeple görülebilmektedir. Nedeni açıklanamayan hızlı kilo kayıpları, mide kanseri ihtimali yönünden araştırılması gereken sorunlar arasında yer almaktadır. Bu hızlı ve aşırı kilo kayıpları sadece mide kanseri belirtisi değil birçok kanserin de işareti olabilmektedir.


Geçmeyen mide ekşimesi ve hazımsızlık şikayetleri varsa…


Mide ekşimesi, hazımsızlık gibi şikayetler pek çok insanda ortaya çıkabilmektedir. Bu tür sorunlar genellikle reflü veya ülser gibi farklı hastalıklardan kaynaklansa da, bazen mide kanserinin ilk belirtileri arasında olabilmektedir. Uzun süre geçmeyen mide ekşimesi ve hazımsızlık şikayetleri için uzman bir doktora başvurmak mide kanserinin erken teşhisi bakımından hayati önem taşımaktadır.


Yediklerinizi hemen kusuyor musunuz?


Mide bulantısı ve kusma ilk bakışta mide kanseri belirtisi olmayabilir. Birçok farklı nedenden dolayı bulantı veya kusma yaşanabilir. Ancak yemeklerden hemen sonra yaşanan bulantı ve kusma ciddiye alınması gereken bir şikayettir. Tümörün büyüyerek mide girişini daralttığı durumlarda yutma güçlüğü, midenin çıkış noktasını tuttuğu durumlarda bulantı ve kusma yaşanabilmektedir. Bunun yanı sıra şişkinlik ve bağırsak hareketleri ile ilgili olarak ishal ve kabızlık gibi problemler de yaşanabilmektedir.


Uzun süreli iştahsızlık ve halsizliği ihmal etmeyin


Birkaç gün süren iştahsızlık ve halsizlik, stres veya enfeksiyon hastalıkları gibi durumlardan kaynaklanabilir. Ancak uzun süren iştahsızlık ve halsizlik, birçok kanserin işareti olabildiği gibi mide kanserinin de belirtileri arasındadır. Bunun yanında kilo kaybı gibi diğer sorunlar da varsa zaman kaybetmeden bir uzmana başvurulmalıdır.


Dışkıda kan görülüyorsa…


Dışkıda kan görülmesi hiçbir zaman ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. Dışkıdaki kan, mide kanserinin belirtisi olabileceği gibi bağırsak ve çevresindeki ciddi bir sorundan da kaynaklanabilir. Uzun süreli kanamalarda hastada anemi yaşanabilir. Kanamanın fark edilemediği durumlarda; nefes nefese kalmak, cilt renginin soluklaşması gibi kansızlığa bağlı şikayetlere dikkat edilmelidir. Bazı hastalarda kan pıhtısı oluşma ihtimali daha yüksektir. Ani göğüs ağrısı, nefes darlığı ve bacakların şişmesi durumunda acil olarak kanın pıhtılaşmasını önlemek gerekir.

Mide kanserinin erken teşhis edilmesi, tedavi başarısında büyük bir etkendir. Bu konuda tecrübeli uzmanların kontrolünde, tam donanımlı merkezlerde yürütülen başarılı uygulamalar sayesinde hastalar kısa sürede iş ve sosyal yaşamlarına dönüş yapabilmektedir. Hastaların tedavi protokollerine uymanın yanı sıra beslenmeden fiziksel aktivite durumuna pek çok anlamda yaşam tarzı değişikliklerine gitmesi çok önemlidir.


*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Hamburger yerine tarhana çikolata yerine hurma

Sağlıklı yaşamın temelleri çocukluk çağında atılıyor. 

İstinye Üniversite Hastanesi Liv Hospital Bahçeşehir Çocuk İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayşenur Kaya, "Çocuklarınızın bağışıklık sistemini probiyotikten zengin besinlerle güçlendirebilirsiniz. Özellikle bu mevsimde bol bol tarhana içirin, ev yoğurdu yedirin, doğal sirke ile yapılmış lahana turşusunu sofranızdan eksik etmeyin. Şeker-çikolata yerine Trabzon hurmasıyla lezzetli atıştırmalıklar yapın" dedi.

Bazı aileler çocuğunun çok sık hasta olmasından şikâyet eder. Grip, boğaz enfeksiyonu, alerjik hastalıklar veya bağırsak sorunları… Beslenme alışkanlıklarınızın çocuklarınızın sağlığında etkili olduğunu biliyor muydunuz? İstinye Üniversite Hastanesi Liv Hospital Bahçeşehir Çocuk İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayşenur Kaya, ailelere ışık tutacak önemli bilgiler verdi.

BAĞIRSAK FLORASI BOZULUNCA HASTA OLUYORLAR

Çocukluk çağında kazanılan alışkanlıklar bağışıklık sistemi üzerinde büyük rol oynar. Sağlıklı bir birey yetiştirmek için ailelerin sofralarında probiyotiklere geniş yer açmaları gerekir. Hazır gıdalar, sağlıklı beslenme alışkanlığını bozarak çocuğun alması gereken yararlı besinleri engeller. Ayrıca içerdiği katkı maddeleri reflüye sebep olarak bağışıklığı etkiler. Yaptığımız çalışmalar, besin alerjisi olan çocukların bağırsak florası ve bakteri çeşitliliğinin diğer çocuklardan farklı olduğunu gösterdi. Bu nedenle çocukların probiyotiklerden zengin beslenmesi bağırsak florasını düzenler ve alerjik hastalık gelişimini azaltabilir.

ABUR CUBUR MU ÇOCUĞUNUZUN SAĞLIĞI MI?

Hamburger, patates kızartması, cips, çikolata, şeker veya gazlı içeceklerle çocuğunuzun sağlığı arasında bir seçim yapmalısınız. Eğer sizin fast food veya abur cubur yeme alışkanlığınız varsa muhtemelen çocuklarınız da onlara yedirdiğiniz besinlere alışacaktır. Bunun yerine çocuklarınıza tarhana çorbasını sevdirin, cips yerine atıştırmalık olarak ev yoğurdu veya doğal sirke ile yapılmış lahana turşusu verin. Pırasalı yumurta yapabilirsiniz. Beyaz ekmek yerine tahıllı ekmekle yapılmış peynirli sandviçler tercih edebilirsiniz. Zeytinyağlı, soğanlı mercimek köftesi yedirebilirsiniz. Yanında kefir veya ayran içirebilirsiniz. Tatlı yemek istiyorsa Trabzon hurmasını ezerek, ceviz veya fıstıkla karıştırıp lezzetli bir atıştırmalık yapabilirsiniz. Aynı şekilde muz, elma ve nar da yedirebilirsiniz.

SİGARA VE KÜFTEN UZAK TUTUN! 

Beslenmenin yanı sıra çocuğunuzu sigara, küf ve rutubet ortamından uzak tutmak astım ve bronşit gelişimini azaltabilir. Çocuğun alerjisi olduğu maddeleri saptayıp, uzaklaştırabilirsek alerjik hastalıkların gelişimini engelleyebiliriz. Sık sık hasta olan, sürekli burun akıntısı veya tıkanıklığı olan, tekrarlayan öksürük ve hırıltısı olan hastalar çocuk immünoloji ve alerji uzmanı tarafından değerlendirilmelidir. Erken teşhis ve uygun tedavi ile alerji ve astım tedavisi yüz güldürücü sonuçlar verir.
  
*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

'Evlilik Ehliyeti' kadina karşi şiddeti önler mi

'Evlilik Ehliyeti' kadına karşı şiddeti önler mi

Gündemin tartışma konularından biri TBMM Kadına Şiddeti Araştırma Komisyonu'nda görüşülen 'Evlilik Ehliyeti' önerisi. Kadına karşı şiddeti önlemeye yönelik ortaya atılan bu öneriyi Beykoz Üniversitesi Klinik Psikoloji Lisansüstü Programları Koordinatörü Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu değerlendirdi. Sadece bireyin psikolojik yapısına odaklanarak kadına karşı şiddetin azaltılamayacağını belirten Şalcıoğlu, ‘Evlilik Ehliyeti’nin kadına karşı şiddeti önlemede etkisinin sınırlı olacağı görüşünde. “Şiddetle mücadele köklü değişimler gerektiriyor” diyen Şalcıoğlu, kadına yönelik şiddetin nedenlerini ve atılması gereken adımları sıraladı.

Kadına yönelik şiddeti önlemek amacıyla TBMM Kadına Şiddeti Araştırma Komisyonu'nda görüşülen 'Evlilik Ehliyeti' önerisi gündemin tartışma konusu oldu. Öneride, evlilik öncesi çiftlerin eğitime tabi tutulması ve kişilerin şiddet geçmişlerinin araştırılarak psikolojik rapor alması gibi maddeler yer alıyor. Eğer öneri kabul edilirse evlilik öncesi taraflardan kan testi gibi psikolojik rapor, sabıka kaydı, şiddet eğilimi olup olmadığına dair belge istenebilecek. Peki, 'Evlilik Ehliyeti' kadına karşı şiddeti önlemede etkili olur mu? Beykoz Üniversitesi Klinik Psikoloji Lisansüstü Programları Koordinatörü Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, bu konuyu değerlendirdi ve kadına karşı şiddeti azaltmak için yapılabilecek çalışmalar konusunda önerilerde bulundu.

Dünyada her üç kadından biri şiddete maruz kalıyor

Dünya Sağlık Örgütü’nün çalışmalarına göre dünya üzerinde 15 yaş üstü her üç kadından biri eşinin ya da romantik partnerinin fiziksel veya cinsel şiddetine ya da partneri olmayan birinin cinsel şiddetine maruz kalıyor. “Yaşamının farklı evrelerinde her yaş grubundan kadın fiziksel ve cinsel şiddeti en fazla evde, romantik ilişkilerde ve evlilikte deneyimliyor” diyen Prof. Dr. Şalcıoğlu, sadece bireyin psikolojik yapısına odaklanarak kadına karşı şiddetin azaltılamayacağını belirtiyor ve şunları söylüyor:

“Dünya üzerinde işlenen tüm cinayetler içinde eşleri tarafından öldürülen kadınların oranı yaklaşık yüzde 40. Araştırmalar şiddetin yüzde 85’inin erkekten kadına yönelik olduğunu gösteriyor. Eşleri tarafından öldürülen erkeklerin oranı ise sadece yüzde 6 civarında. Evde, romantik ilişkilerde ve evlilikte şiddetin bu kadar yaygın görülmesi psikolojik bir değerlendirme ile şiddete eğilimin tespit edilmesini zorlaştırıyor. Elbette şiddet eğilimini artıran alkol veya madde kullanımı, dürtüsellik, ev içinde ve çevrede şiddete maruz kalma öyküsü, şiddet uygulama öyküsü, psikolojik sorunlar gibi kimi faktörler bireyin şiddet eğilimiyle ilgili bilgi verebilir. Ancak bireyin şiddet uygulaması çoğu zaman içinde bulunduğu koşulların özelliklerine bağlıdır ve uygun koşullarda tespit edilmiş bir şiddet eğilimi olmayan kişi de şiddete başvurabilir. Şiddeti kolaylaştıran sosyal ve kültürel süreçleri görmezden gelerek, sadece bireyin psikolojik yapısına odaklanarak kadına şiddeti azaltma çabası uzun vadede beklenen azalmayı ortaya çıkarmayacaktır. Bu nedenle ‘Evlilik Ehliyeti’ uygulamasının şiddeti önlemede etkisinin sınırlı olacağını düşünüyorum.”

“Boşanma oranlarında bir düşüş yaratması sürpriz olur”

Uygulamanın hayata geçirilmesinin evliliklerin uzun ömürlü olmasına karşı katkı sağlayacağını düşünmediğini belirten Şalcıoğlu, “Boşanma sebeplerine yönelik yapılan araştırmalar eşe bağlılık olmaması, aldatma, ekonomik güçlükler, sürekli çatışma ve tartışma halinde olma, iletişim eksikliği, madde kullanımı, şiddet, sağlık sorunları gibi faktörlerin en yaygın sebepler arasında olduğunu gösteriyor. Evlilik Ehliyeti uygulamasının boşanma sebeplerine teması çok sınırlı olduğundan bunun uzun vadede boşanma oranlarında bir düşüş yaratması sürpriz olur” diyor.

Şiddet vakaları neden artıyor

Son yıllarda şiddet vakalarının sayısındaki artışla ilgili de konuşan Şalcıoğlu, “Son yıllarda sadece ülkemizde değil tüm dünyada şiddet olgularının sayısında bir artış olduğu gözlemleniyor. Bunun bir sebebi şiddetin daha görünür hale gelmiş olması olabilir. Yani, şiddet olgularının sayısında bir artış olmayabilir, sadece şiddete duyarlılığımız arttığı için şiddet olayları daha görünür hale gelmiş olabilir. Diğer yandan şiddet olgularının sayısında bir artış varsa bu artışı açıklayabilecek çok sayıda faktör olabilir” diyor. Şalcıoğlu bu faktörleri ise şöyle sıralıyor:

  • Ekonomik güçlükler: Gittikçe zorlaşan yaşam koşulları ve ekonomik güçlükler bunlar içinde ilk sıralarda yer alabilecek faktörler. İnsanlar yaşamlarını sürdürme mücadelesinde ekonomik engellere takıldıkça hüsrana uğruyor, öfkeleniyor ve öfkeyi azaltmanın en kolay ve ilkel yolu olan şiddete baş vuruyorlar. Yani, ekonomik sistem bireyde saldırganlık ortaya çıkarıyor.
  • Bireyler arasındaki kutuplaşma: Bir yandan da sosyopolitik düzende gruplar ve bireyler arasında kutuplaşma şiddeti kolaylaştıran bir etki yapıyor. Her coğrafyada yaygın görülen ırk, etnik köken, milliyet, din, cinsiyet, cinsel kimlik, fikir temelli ayrımcılık ve ötekileştirme şiddeti besliyor.
  • Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve yasalardaki sorunlar: Kadına şiddetin temelinde toplum bilincine kazınmış toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı eşitsizlik var. Kadın ve erkeği birbirinden ayırdığı varsayılan biyolojik ve psikolojik özellikler erkeğin kadından üstün olduğu anlayışını besliyor. Kadını toplum bilincine zayıf, yetersiz, kontrol edilmesi, sahiplenilmesi gereken bir varlık olarak yerleştiriyor. Erkeği de üst cinsiyet olarak konumlandırıyor; ona güç ve kontrol rolü veriyor. Kadını ötekileştiren bu bakış açısı onun aşağılanmaktan fiziksel ve cinsel şiddet görmeye, eğitim alamamaktan istediği işe girememeye, ekonomik imkanlardan faydalanamamaktan sağlık hizmeti alamamaya varan boyutta ayrımcılığa uğramasına yol açıyor. Toplumda artan muhafazakarlaşma maalesef kadınla erkek arasındaki bu ayrışmayı derinleştiriyor ve kadına şiddeti kolaylaştırıyor. Buna ek olarak yasalar ve bunların uygulamaları kadını korumak için güçlü bir kalkan görevi göremiyorlar.
  • Şiddete karşı duyarsızlık: Diğer yandan bazı güncel alışkanlıklarımız bizi şiddete karşı duyarsızlaştırdığı için onu önleyen şekilde davranmıyoruz. Şiddet içeren bilgisayar oyunları, film ve dizileri, haberleri uzun süre boyunca düzenli izlemek insanları şiddete karşı duyarsızlaştıran bir etki yapabilir. Bu şekilde, birey şiddet eylemleriyle gündelik hayatında karşılaştığında bunları daha doğal karşılayabilir ve gereken duygusal tepkiyi vermez. Bu onu illa şiddet uygulamaya yatkın hale getirmez, sadece şiddet karşısında tepkisiz kalmasına neden olur. Bu da şiddetin artması için elverişli bir ortam yaratıyor.
  • Yaygın yanlış inançlar: Daha bireysel düzeyde öfkeyi boşalmak gerektiğine dair yaygın yanlış inançlar saldırganlığı kolaylaştırıyor. Bu duyguyla başka şekilde baş etmeyi bilmeyen kişi vurup kırıp dökerek öfkesini yönetmeye, azaltmaya çalışıyor. Ama bu yöntem saldırgan davranışların devam etmesine neden oluyor.

Neler yapılmalı

“Şiddetle mücadele köklü değişimler gerektiriyor” diyen Şalcıoğlu, yapılması gerekenlerle ilgili ise şunları söylüyor:

“Geniş bir çerçevede, ütopik olarak, ekonomik eşitlik sağlanması ve ayrımcılığın sonlanması şiddeti azaltacak en köklü değişimlerdir. Diğer yandan şiddet içermeyen dil kullanımının ve davranışların küçük yaştan itibaren çocuğa modellenmesi, öfke yönetimi için işlevsel yöntemlerin erken dönemlerden itibaren çocuğa kazandırılması toplumda şiddeti azaltabilecek uzun vadeli girişimler olacaktır.”

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Ağız kokusundan korunmanın 10 yolu

Ağız kokusu, kişinin hem kendisini hem de çevresini rahatsız eden bir durum.  

Ağız kokusunun tüketilen yiyecekler nedeniyle meydana gelmesinin yanı sıra bazı hastalıkların da habercisi olabileceğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Diş Hekimi Alper Çıldır, ağız kokusundan kurtulmak için 10 öneride bulundu.

Dişlerinizi ve dişetlerinizi koruyun!

Diş çürükleri ve dişeti iltihapları ağız kokusunun önemli nedenlerindendir. Ağız içindeki enfeksiyon, bakteri üremesini artırdığı için daima ağız kokusuna neden olur. Bu nedenle mutlaka diş sağlığı ve bakımına önem verilmeli. Düzenli olarak günde en az iki defa dişlerin fırçalanması ve ağız garagarası kullanılması büyük önem taşır. Dişeti sağlığı da çok önemlidir. Yılda en az iki defa düzenli diş hekimi kontrolünde olarak dişeti sağlığı kontrol ettirilmeli.

Ağzınızda bulunan protez ve köprüleri kontrol ettirin!

Ağız içindeki eskimiş köprü ve diş protezleri zamanla gıda birikmesine yol açarak kötü kokulara neden olabilir. Bu nedenle protez ve köprüleri düzenli aralıklarla kontrol ettirmek; yenilenmesi gerekenleri değiştirmek, eksik olan dişlerin yerleri için gerekli tedavileri yaptırmak gerekir.

Sakız çiğneyin!

Tükürük akış hızını arttırmak, ağız kokusu ile savaşmanın en güçlü yollarından biridir. Tükürük akış hızını arttırmanın en kolay yolu da uygun sakızların çiğnenmesidir. Şeker hastalığı gibi bazı hastalıklarda, pek çok ilacın yan etkisi olarak ortaya çıkan ağız kuruluğu ağız kokusuna neden olur. Şekersiz sakız çiğnemek tükürük salgınızı artırarak ağız temizliğinize yardımcı olur. Sakızların içerisinde yemek parçacıklarını yerinden söküp mideye gönderecek güçlü enzimler, güçlü bakteri öldürücü antibiyotikler vardır. Ancak nane şekerleri ve tatlı sakızlar yerine Xylitol içeren sakızlar bu konuda yardımcı olabilir. Şekerli sakızlar diş çürüğüne neden olabildiğinden tüketilmemelidir.  

Daha fazla su için!

Özellikle yaşla artan vücut kuruması pek çok yönden dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Çok su içmek onlarca diğer yararının yanında dilinizin kurumasını da önleyerek ağız kokusu ile mücadelede önemli bir silah olarak kullanılabilir.

Burnunuz tıkalı uyumayın!

Sinüzit gibi hava yolu rahatsızlıkları ve burun tıkanmasına neden olan diğer durumlar geceleri ağızdan nefes almamıza neden olur. Bu durum ağız ve boğazı kurutarak bakterilerin üremesi için ideal bir ortam oluşturur. Azalan tükürük salgısı durumu daha kötü hale getirir. Bu nedenle kesinlikle burun tıkalı uyumamaya dikkat edilmelidir. 

Basit şeker tüketimini azaltın!

Beyaz un, beyaz şeker, glukoz/fruktoz şurubu ile tatlandırılmış tüm hazır gıdalar ağız içindeki bakteriler için hazinedir. Bakteriler, bu tür şekerleri kullanarak hızla çoğalırlar. Basit şekerler (atıştırmalık tüm şekerli gıdalarda olduğu gibi) diş çürüklerine neden olur.

Lokmaları iyi çiğneyin!

Lokmaların iyi çiğnenmesi, yiyeceklerle tükürük salgısının iyice karışmasını ve ağızda yemek parçası kalma olasılığını düşürür. Daha çok çiğneme hareketi daha çok bakterinin yerinden koparak mideye gitmesine yardımcı olur.

Peynir ve Tarçın tüketin!

Öğün sonrası ağız içerisindeki asidik ortamı bazik hale çevirecek peynir gibi ürünler tüketin. Bu hem ağız kokusunun önlenmesinde hem de çürük oluşumun önlenmesinde önemli rol oynar. Ayrıca içeceklerinizde ve uygun yiyeceklerinizde tarçın kullanmak da ağız kokusunu gidermede yardımcı olur. Tarçın ağız içi bakterilerle mücadelede önemli bir silahtır. Eğer varsa tarçınlı şekersiz sakızlar da uygun bir öneri olabilir. 

Diş ipi kullanın!

Diş ipi sayesinde fırçanın çıkaramadığı yerlerdeki bakteri ve yemek artıkları sökülür. Özellikle diş gövdeleri arasındaki dar bölgelerde biriken yemek artıkları hızlı bakteri çoğalmasına neden olabilir.

Sigara içmeyin!

Sigara içmek ağız kuruluğuna neden olduğundan ağız kokusuna sebep olur. Ayrıca diğer bir ağız kokusu nedeni olan diş eti hastalıklarına da zemin hazırlar.  

Bu önerilere uyulmasına rağmen ağız kokusu devam ediyorsa bir uzmana başvurulmalı.
  
*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

“Değişime ayak uydurmak için zihinsel konfor bozulmalı”

“Değişime ayak uydurmak için zihinsel konfor bozulmalı”


İçerisinde bulunduğumuz çağın hızlı değişim çağı olduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu değişime ayak uydurmak için zihinsel konforun bozulmasını ve değişimden korkulmaması gerektiğini vurguladı. Değişimi hedefleyenlerin sıra dışı hareket eden kişiler olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Değişimi yakalayabilen üretebiliyor. Değişimden korkanlar geleceğe ilerleyemezler.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, değişimin çok hızlı bir şekilde hissedildiği günümüzde değişime ayak uydururken dikkat edilmesi gereken noktalara işaret etti.

Değişmeyen tek şey değişim hakikatidir

Değişimin insanlık tarihindeki en önemli hakikat olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, doğada pek çok canlının geçmişten günümüze  pek çok alışkanlığını devam ettirdiğini belirterek “Mesela karıncalar, örümcekler, bin sene önceki yuvasını yapıyor oysa insan aynısını yapmıyor. İnsanda değişim gerçeği çok daha fazla gözüküyor. Bunu da ilk dile getiren ünlü filozof yine Anadolu filozoflarından Heraklitos olmuştur. Onun meşhur bir sözüdür: ‘Değişmeyen tek şey değişim hakikatidir.’  Hatta ‘Aynı suda iki defa yıkanılmaz’ sözünün de onun sözü olduğu söylenir. Değişimi en güzel anlatan şey budur.” dedi.

Hız çağında bilginin ömrü kısaldı

Günümüzde değişim hızının arttığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Daha önce özellikle sosyal olaylardaki, teknolojideki, insan hayatındaki değişim daha yavaştı. Bilginin ömrü yaklaşık 30 seneydi ama şimdi bu süre iki üç seneye düştü. Değişim çok daha hızlandı çünkü hız çağında yaşıyoruz. En kolay değişen şey de bilgi olmaya başladı.” dedi.

Değişime ayak uydurmak, bisiklet sürmeye benziyor

Bilgi hareketliliği ile beraber ekonomik ve sosyal hareketliliğin de arttığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Böyle olunca zaman baskısı ortaya çıktı, zaman yetmemeye başladı. Değişime ayak uydurmak, bisiklet sürmeye benziyor. Bisiklete binerken belli bir tempoda olmak gerekiyor. Durduğunuz an bisiklet devrilir. Aşırı hızlı giderse yine devrilir. O halde hedefinize doğru ilerlerken önünüze bir engel çıktığı zaman yolunuzu değiştireceksiniz, navigasyonunuza bakacaksınız ve ona göre ilerleyeceksiniz.” dedi.

Değişiklik beyindeki haz bölgesini harekete geçiriyor

Değişime ayak uydurmada sürekli tetikte olunması gerektiğini de ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Değişimin beyindeki etkilerine ilişkin çalışmalar var. Beynimizin orta bölgelerinde nohut büyüklüğünde bir bölge var. Bu bölüm, beyinde aynı zamanda ödül ceza sistemiyle ilgilidir. Müthiş bir haz salgılar. Bu bölge değişimde çok canlanır. İnsanda beyninin o bölgesini en çok harekete geçiren sabit aldığı ücret değil, sürpriz kazanımlardır. Alışılmışın dışındaki ödüller ona müthiş haz veriyor. Dağcılık yapıyor, yeni maceralara atılıyor, yeni şeyler yapıyor. Kişi sanki orgazm olmuş gibi haz alıyor.” dedi.

Statükocu anlayış, konfor alanını kaybetmek istemez

Değişikliğin önündeki en büyük engelin statükocu anlayış olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bazı kişiler statükocudur. Belirli bir konfor alanı vardır, onların değişmesini hiç istemez. Özellikle bunu başarılı iş adamlarında görürüz. Başarılı devlet adamlarında görürüz. Belirli bir düzen kurmuşlardır, belirli bir konfor alanları oluşmuştur. O konfor alanlarını korumaya göre hareket ederler. Yeni yatırım yapmazlar. Kaybetme korkusu ortaya çıkar. Kimi zaman belirli bir başarı elde edenlerde bir konfor alanı oluşuyor, konfor alanı dışına çıktığında ezberleri bozulduğu için değişime yanaşmıyorlar.” diye konuştu.

Değişimi hedefleyenler sıra dışı hareket ederler

Değişimi hedefleyen kişilerin sıra dışı hareket ettiklerine ve hedeflerine başarıyla ulaştıklarına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu kişilere en iyi örneklerden biri olarak Fatih Sultan Mehmet var. Gemileri karadan yürütmüş.  O zaman için çok aykırı bir fikir. 70’i aşkın gemiyi karadan indirmiş. Karşı tarafı demoralize ediyor. Ondan sonra da psikolojik üstünlüğü ele geçiriyor. Karşı tarafta direniş kırılıyor.” dedi.

Gelecekteki değişimleri öngörebilmek gerekiyor

Değişime ayak uyduranların en önemli özelliklerinden birinin gelecekteki muhtemel değişimleri öngörebilmek, gelecekteki beklentileri yönetebilmek olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Gelecekteki değişimleri öngörüp ona göre pozisyon alabilmektir. İşte bu öncülleri yakalayıp onlar arasında bağlantı kurmak, akıl ve muhakemeyle ilgilidir. Şu anda in silico deneyler yapılıyor. Bilgisayar ortamında düşünce deneyleri yapılıyor. Matematik modellemeler yapılıyor. Beş gün sonra havanın nasıl olacağı hakkında tahmin yürütülebildiği gibi, küresel eğilimlere bakılıp 5 sene sonra dünyada ne olacağına ilişkin tahmin yapabilmek de mümkün olabiliyor.” dedi.

Değişimin öznesi olmak için yeni şeyler yapmak gerekiyor

Değişimin öznesi olmak gerektiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Değişimin nesnesi olacaksak bazı gelişmiş ülkeler dijital platformları üretiyorlar ve biz onları kullanıyoruz. Onlar gemi üretiyorlar, biz kullanıyoruz. Bu şekilde biz değişimin nesnesi oluyoruz. Değişimin öznesi olmak gerekiyor. Bunun için bizim yeni şeyler yapmamız gerekiyor.” dedi.

AR-GE merkezlerine yatırım yapılmalı

Çağdaş dünyada gelişim ve değişimin hızını yakalamanın en önemli yolunun AR-GE merkezlerinin geliştirilmesiyle mümkün olabileceğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Z kuşağını dijital platformlardaki yeniliklere teşvik etmek gerekiyor. Zamanında 2 milyon kişiye tablet ve bilgisayar dağıtmak yerine 2 bin kişiyi yazılımcı yetiştirseydik şu an kendi dijital platformumuzu kendimiz kullanırdık. Henüz geç değil, bundan sonrası önemli. Bu dönemde en önemli şey AR-GE merkezlerinin geliştirilmesi, yetenekli kişilere alan oluşturabilmek ve en büyük yatırımın AR-GE olmasıdır. Madem değişim istiyoruz kurumların AR-GE bütçesini arttırması gerekiyor.” dedi. 

Değişimi yakalayabilen üretebiliyor

Güney Kore ve Çin’i dünya sıralamasında ön sıralara çıkaran AR-GE bütçeleri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dünyaca ünlü Amazon gelirinin %80’ini AR-GE’ye yatırıyor. Dünyanın en zengini oldu. Yeni yazılımlar üreterek, yeni sistemler kurarak ciddi değişim yakalayıp küresel pazar oluşturdu. Değişimi yakalayabilen üretebiliyor. Bu çağ hızlı değişim çağı, kabuğu kırarak ilerlemek lazım. Hz. Ali'nin dediği gibi ‘Gelecek çağa göre çocuk yetiştirmeliyiz.’ Zihinsel konforu bozacağız. Değişimden korkanlar geleceğe ilerleyemezler.” dedi.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Şehir hayatı doğurganlığı azaltıyor

Şehir hayatı doğurganlığı azaltıyor


Hamilelik için ideal yaş kaç olmalı?

Günümüzde kadınların eğitim seviyesinin yükselmesi, iş gücüne katılımın artması, kariyer kaygısı ve geniş aile yapısının azalması, özellikle doğurganlığın en yüksek olduğu 21-25 yaş aralığının kaçırılmasına sebep oluyor. Yaş ilerledikçe bazı sağlık sorunlarının artması ve yumurta rezervlerinin azalması ise hamile kalmayı zorlaştırıyor. 

Bu kapsamda yaşın ilerlemesiyle kadınlardaki yumurtalık kalitesinin de azalmaya başladığının altını çizen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Yücel Karaman ‘’20-30 yaş aralığında bir kadının doğal yollarla hamile kalma olasılığı yüzde 50-60 oranlarındadır. 35 yaşından sonra yumurta rezervlerinin azalması gebe kalabilme oranını düşürürken, 40 yaşından sonra ise gebelik süreci oldukça zorlaşıyor’’ diye belirtti.

Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmasına göre, doğurganlık hızının en yüksek olduğu yaş grubu 20-24'ten 25-29'a yükseldi. Son 10 yılda doğurganlık hızının azalmasındaki temel sebep ise doğumların ertelenmesi olarak gösteriliyor. Yoğun şehir hayatı, kariyer kaygısı, ekonomik güvence sağlamak gibi nedenlerden dolayı gebelik her geçen gün ileri yaşlara öteleniyor.

Çocuk sahibi olmak için ise 40’lı yaşlara kadar bekleniyor. Ancak ilerleyen yaşla birlikte hızla azalan yumurtalık fonksiyonları, kadınlardaki doğurganlık oranının azalmasına sebep oluyor. 

‘’35 Yaş ve Sonrasında Risk Artıyor’’

İleri yaşa gelmiş sağlıklı bir kadının doğal yollarla anne olamamasıyla birlikte tüp bebek oranlarında gebelik oranının düştüğü uzmanlar tarafından açıklanıyor. 35 yaş ve sonrasında her dört kadından birinde sağlıklı olmasına ve düzenli cinsel ilişkide bulunmasına rağmen hamilelik elde etme oranı da azalıyor. 

Bu kapsamda ileri yaşta gebe kalan anne adaylarında yüksek tansiyon ve diyabete rastlandığını belirten Prof. Dr. Yücel Karaman, ‘’35 yaş ve sonrasında yumurta kalitesi azalıyor. Ayrıca gebeliği riske sokacak çikolata kisti, miyomlar, tüplerde tıkanıklık gibi hastalıklar bu yaş grubunda sıkça görülüyor. Bunun yanı sıra kadının genetik faktörleri de iyi araştırılması gerekiyor. 40 yaş sonrası bir kadının doğurganlığı yüzde 90 oranında azalır. Yaşlı yumurtaların döllenmesi gebelikte genetik sorunları da oluşturabilir. Bunun yanı sıra erken doğum, düşük riski, bebekte doğuştan anormalliklerle görülebilir. Bu gibi durumlarda yumurtalıkların yaşlanmasını gösteren FSH, E2, AMH, İNHİBİN-B testlerin yapılamasını istiyoruz’’ dedi.

‘’Çocuk Sahibi Olmayı Ertelemeyin’’

Yaş ne kadar erken ya da ileri de olsa gebe kalmak için bir kadının yeterli sayıda yumurtaya ihtiyacı olduğu biliniyor. Bu yüzden normal şartlarda veya tedavi ile gebe kalmak isteyen adayın mutlaka kaliteli yumurtaya sahip olması gerekiyor. Bu kapsamda çocuk sahibi olmayı  ertelemenin en büyük riski de doğal yollarla gebe kalma şansının azalması olduğunu belirten Prof. Dr. Karaman, ‘’20’ li yaşlarda düzenli ilişkiye giren, erken menopoz belirtisi olmayan ve doğum kontrol yöntemi kullanmayan kadınların bir çoğu 1 yıl içerisinde yüzde 80 oranında başarılı oluyor. 20 ile 30 yaş arası gebelik için en verimli yaşlardır. Düzenli adet gören kadınlarda yumurtalama daha kolay olduğu içinde hamile kalma olanağı da daha yüksek olur. Ayrıca bu yaşlarda düşük yapma olasılığı da oldukça azdır. Gebelik ne kadar erken olursa bebekte Down Sendromu görülme olasılığı da düşer. Bu riskin 40’lı yaşlardan sonra görülme oranı daha fazladır’’ dedi. 

‘’Gebelik planı ile şansınızı arttırın’’

Sağlıklı ve rahat bir hamilelik dönemi yaşamak için düzenli ve iyi bir plan yapılması, anne adayları için büyük önem taşıyor. Gebelik öncesi planlama için hamile kalmadan önce mutlaka kadın doğum doktoruna başvurulması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Karaman, ‘’ Hamilelik öncesi bazı testlerin yapılması, gebelik sürecinde ve doğumdan sonra oluşabilecek risklerin önüne geçilmesini sağlıyor. Hamile kalmayı planlayan anne adayları, öncelikle genetik faktörleri göz önünde bulundurması gerekiyor. Ailedeki menopoz yaşının öğrenilmesi, ideal gebelik yaşının tahmin edilmesi için önemlidir. Hamilelik öncesinde mutlaka bir kadın doğum doktoruna gidilmeli ve gereken testlerin yaptırılması gerekir. Hamile kalmadan önce yapılan bu tetkikler ile hamilelik sürecindeki planın çizilmesi içinde oldukça önemlidir. Jinekolojik muayene ve smear testinin de mutlaka gebe kalmadan önce yapılaması gerekir. Bunun yanı sıra anne adayına HIV, Hepatit B, C testlerinin de yapılması gerekiyor. Sağlıklı ve düzenli beslenmeye özen göstermekte hamilelik öncesinde mutlaka önem arz ediyor’’ dedi.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Sağlıklı atıştırmalıklarla kilo artışı

Sigarayı bırakan kişilerde zaman zaman beslenme konusunda yeni alışkanlıkların ortaya çıkabileceğini, bu durumun da kilo artışına yol açabileceğini belirten uzmanlar, sağlıklı beslenme alışkanlıkları ile sigaranın verdiği hazzın yerinin doldurulabileceğini vurguluyor.

Uzmanlara göre, el alışkanlığı haline gelen sigara yerine çiğ badem, fındık ve kaju tüketilebilir. Canınız sigara çektiğinde yudum yudum içeceğiniz su ise aynı zamanda metabolizmanın hızlanmasına yardımcı olabilir.   

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Özden Örkçü, sigarayı bırakanlarda kimi zaman beslenme alışkanlıklarının değiştiğini, kimi zaman yeni alışkanlıklar kazanıldığını, bu durumun da kilo artışına yol açtığını söyledi.

Özden Örkçü, "Alınan psikolojik destekler ve medikal tedaviler sonrasında, yoksunluk durumunda kafein ve yemekle o boşluğu doldurmak, 'sigarayı bıraktım kilo aldım' durumuyla bizi karşı karşıya bırakır. Yeri yemekle doldurulmaya çalışılan sigara, akla her geldiğinde ceplerde taşınan şekerler, drajeler ya da kuru yemişlerle kendimizi oyalama çabası içerisine gireriz, bu da bize ekstra kalori almamıza ve devamında kilo artışına neden olur" diye konuştu.

Çiğ yemişleri tercih edin!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Özden Örkçü, sigarayı bırakma döneminde ortaya çıkan yeni alışkanlıkların daha sağlıklı seçeneklerle karşılanabileceğini belirterek şu tavsiyelerde bulundu:

El alışkanlığı haline gelmiş sigara tüketiminin yerini, kavrulmuş tuzlu kuru yemişler yerine, çiğ badem, fındık ve kaju tercih edilebilirsiniz.

Kahve yerine bitki çayları tüketilebilir

Kahvenin yanında sigara içme alışkanlığınız varsa ya da sigara içmenizi tetikleyecek hareketleriniz yerine bitki çayları, aromalı sular (tarçınlı, karanfilli sular – nane, limonlu sular..) tercih edebilirsiniz.

Yemek sonrası meyve ve sütlü tatlı alınabilir

Yemek sonrası içilen sigaraların yerini ise kuru meyvelerle ya da kendinizin de kolaylıkla hazırlayacağı düşük kalorili tatlılara, meyve ya da sütlü tatlılara yer açabilirsiniz.

Yudum yudum su, sigara isteğini bastırır

Canınız her sigara içmek istediğinde ise yanı başınıza su alın ve yudum yudum içmeye başlayın, böylece su içme alışkanlığınız yoksa su içme alışkanlığı kazanırsınız. Unutmayın su içmek metabolizmanızın da hızlanmasına yardımcı olacaktır.

Lifli yiyecekler tüketin! 

Lifli gıdalar mide boşalmasını yavaşlatarak daha çok tokluk hissi yaratacaktır.  

Bu besinler "mutlu" ediyor

Beslenme ve Diyet Uzmanı Özden Örkçü, "mutluluk hormonu" olarak da adlandırılan dopamin, serotonin, oksitosin ve endorfin hormonlarının yiyeceklerden de alınabileceğini belirterek sigaranın verdiği hazzın aşağıdaki besinlerden de sağlanabileceğine dikkat çekti.

Meyveler; Muz , kivi , ananas , erik, greyfurt, mango, tatlı ve sulu ve kavunda yüksek serum konsantrasyonu var. Bu da serotonin üretiminde kullanışlı hale getiriyor. Domates ve avokadoda beyinde serotonini optimal düzeye getirmek için gerekli besin öğelerinden zengindir.

Sebzeler; Mısır, brokoli, karnabahar, brüksel lahana, ıspanak, kuşkonmaz gibi yeşil yapraklı sebzeler, serotoninden zengin, kabuklu fırınlanmış patates ve mantar. Soya ürünleri (tofu, soyasütü, soyafasülyesi) serotonin seviyelerinin stabil kalmasına yardımcı oluyor.

Baklagiller; Mercimek, maş fasulyesi, nohut, bezelye, lima fasülyesi ve diğer fasülye çeşitleri vb. Humus, mercimek çorbası ve bu ürünler ile yapılmış besinler serotoninin iyi kaynaklarıdır.

Kakao; Yüksek oranda fenilalanin içerir, depresyon tedavisinde kullanıldığı çalışmalar mevcut. Serotonin üretimini artırır . %70 ve üstü kakao içeren bitter çikolatalar tercih edilebilir.
  
*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!