SON YAZILAR
latest

Yaşam

Yaşam/block-2

Hastalıklar

Hastalıklar/block-6

güzellik

güzellik/block-5

Kadın Sağlığı

Kadın Sağlığı/block-4

Doğal Ürünler

Doğal Ürünler/block-3

Aşk Sevgi

Aşk Sevgi/block-2

Ruh Sağlığı

Ruh Sağlığı/block-3

Diyet zayıflama

Diyet zayıflama/block-1

Son Yazılar

Yüzümüz simetrik olsaydı nasıl olurdu?

Aynanın karşısına geçin ve yüzünüze alıcı gözüyle bakın. Sağı ve solu birbiriyle aynı mı görünüyor yoksa bir tarafı daha mı şiş geldi gözünüze?

Ağzınızı açıp kapayın ve bu sırada çenenizin simetrik açılıp açılmadığını gözleyin. Simetri kaybı, bazı fonksiyon kayıplarında ya da rahatsızlıklarda ağır ağır yüzünüze yerleşir. Dikkatli bir izleyici değilseniz farkına bile varmazsınız.

Ortodontist Dr Aylin Sezen Yalçın günlük yaşamımızda pek dikkat etmediğimiz ancak genel görünümümüze kalıcı etki yapacak Yüzde Asimetri konusuna dikkat çekti… Yalçın, tek taraflı çiğneme alışkanlığının yüzde asimetriye sebep olduğunu belirterek simetrinin yüz güzelliği ve sağlığı için önemini şu sözlerle anlattı:

"Günümüzde, yüz güzelliği, her yaşta birey için önemli. O sebeple 8 yaşından 80 yaşına kadar dişlerimizin sağlığı, cildimizin sağlığı ile ilgileniyoruz. Dişlerin sağlıklı olmasının yanında güzel bir gülümseme, kişinin kendine güvenini arttıran, sosyal hayatını kolaylaştıran bir etkendir. Simetri, özellikle yüz güzelliği söz konusu olduğunda daha önemli bir konu haline gelir. Dış dünya ile iletişimimiz olan yüzümüzün tam ahengi ancak tam bir simetri söz konusu olduğunda sağlanabilir. Biz diş hekimleri olarak bir kişiyi muayene ederken öncelikle yüzündeki bazı noktaların ve dişlerinin simetrisini değerlendiririz. Kişisel kanım, yüz yumuşak ve sert dokularında simetri sağlanmadıkça, ideal bir gülümseme ve yüz estetiği sağlanamaz."

Tek Taraflı Çiğneme Asimetri Sebebi

Simetri bozukluğunun, genetik, doğumsal, travmatik sebeplerle oluşabileceğini belirten Ortodontist Dr Aylin Sezen Yalçın, yüzümüzde asimetriye sebep olabileceğinden habersiz olduğumuz ve en sıklıkla rastlanan durumun, tek taraflı çiğneme alışkanlığı olduğunu söyledi. Yalçın, tek taraflı çiğneme sebeplerini şöyle sıraladı:

● Ağzın tek tarafında ağrılı, kanamalı iltihaplı bir dişin varlığı,

● Tek tarafta çekilmiş ve yerine protez yapılmamış dişsiz alanlar,

● Alışkanlıklar,

● Yüksek yapılmış yada doğru yapılmamış dolgu yada protezler..

● Çene eklemi rahatsızlıkları

Yalçın sözlerini şöyle sürdürdü:

"Her ne sebepten olursa olsun, çiğneme tek taraflı olarak yapılıyorsa o taraftaki çiğneme kasımızın hacminde arış olur. Zaman içinde artarak, diğer tarafla arasında belirgin farklılıklar oluşmaya başladığında farkedilebilir.Tıpta prensibimiz, sonucunu bildiğimiz durumların oluşmaması için önlem almaktır. Bu yüzden diş tedavilerimizin ve kontrollerimizin aksamaması, ilerde oluşabilecek daha ciddi sorunların önüne geçecektir… Sağlıkla gülümseyin."

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Riskli Gebelik Tehlikeniz Varsa...

Riskli gebelikler anne ve bebek hayatını tehdit eden önemli bir problemdir. Bazı gebelikler, takibi sırasında riskli hale gelirken, bazıları da annenin gebelik öncesindeki sağlık problemleri dolayısıyla en başında riskli başlar. 

Riskli gebeliklerin bu alanda deneyimli kişilerce takip edilmesi hayati önem taşır. Gebelik öncesinde ve gebelik sırasında yapılacak olan dikkatli takip doğum komplikasyonlarını azaltırken, anne ve bebeğine de yeni bir başlangıç yapma fırsatı verir. Memorial Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Doç. Dr. Kudret Erkenekli, riskli gebelikler, nedenleri ve takibi hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.

Hamilelik, kadınların hayatlarının en önemli dönemlerinden biridir. Normal ve doğal bir süreç olarak sayılan bu dönemde, hafif belirtilerle ortaya çıkan hastalıklar olabileceği gibi, hiç belirti vermeden gelişen ve sonunda anne ile bebeğin hayatını tehdit eden hastalıklar da gelişebilmektedir. Anne ve bebeğin gebelik süresince herhangi bir sağlık sorunu yaşama olasılığının yüksek olduğu bu gibi durumlar riskli gebelik olarak tanımlanır.

Riskli gebeliklerin takibi uzmanlar tarafından yapılmalıdır
Riskli gebeliklerin altında yatan nedenler, gebeliğe özgü bir durum olabileceği gibi, anne adayında öncesinde var olan bir hastalığın gebelik sırasında seyir değiştirmesinden de kaynaklanabilmektedir. hamilelikte risk yaratabilecek sorunlar tüm gebeliklerin yaklaşık yüzde 6-8'inde görülmektedir. Buna karşılık var olan sorunun daha da kötüleşmesi ve ciddi tehlike yaratabilmesi olasılığı ise yüzde 50'nin üzerinde olmaktadır. Bu sebeple riskli gebeliği olan bir anne adayının ehil ellerde, tam teşekküllü hastanelerde takip edilmesi ve doğumunun yaptırılması anne ile bebeğin yaşamı için çok önemlidir.

Gebeliğin riskli olmasının birçok sebebi var!
Gebeliğin riskli olmasına neden olan faktörler 4 farklı gruba ayrılmaktadır. Bunlar;

Gebeliğin başında risk oluşturan nedenler: 35 yaş üstü ya da 17 yaş altı gebelik, fazla kilolu ya da aşırı zayıf olmak, daha önceki gebeliklerin ölü doğum ve anomali ile sonlanması, daha önceki gebeliklerde erken doğum olması, gebelik zehirlenmesi, çok sayıda doğum ve sezaryen yapmış olmak, akraba evliliği gibi sebepler risk faktörleri arasında bulunmaktadır.

Gebelik öncesi annede bulunan hastalıklar: Gebelik öncesi annede var olan kronik hipertansiyon, diyabet, epilepsi, kalp hastalıkları, astım, tiroid hastalıkları, psikiyatrik hastalıklar ve kanama-pıhtılaşma bozuklukları gibi hastalıklar gebelikte ve doğum sonrası anne ile bebek için hayati risk taşımaktadır.

Gebelik takibi sırasında ortaya çıkan sorunlar: Sadece devam eden hamilelik sırasında ortaya çıkan problemlerdir. Çoğul gebelik, kanama, su gelmesi, erken doğum tehdidi, düşük tehlikesi, rahim ağzı kısalığı, gebelik zehirlenmesi (pre-eklampsi), gebelikte ilaç kullanımı, radyasyon maruziyeti, gebelik şekeri, bebeğin eşinin aşağı yerleşimli olması bunlardan bazıları olmaktadır.

Bebeğe bağlı gebelik sorunları: Fetusta görülen anomaliler, fetal tarama testlerinde risk saptanması, bebeğin suyunun az veya fazla olması, bebekte gelişme geriliği gibi durumlar riskli gebelik için etken faktörler arasında yer almaktadır.

Genel sağlık kontrollerinizi hamile kalmadan önce yaptırın
Riskli gebelikleri tespit edebilmek için ilk olarak bebek sahibi olmak isteyen çiftlerin, hamilelik gerçekleşmeden önce genel sağlık kontrollerini yaptırmaları gerekmektedir. Daha önce tekrarlayan düşükleri olan anne adaylarının önceki düşüklerinin kaçıncı haftada gerçekleştiği ve nasıl olduğu gibi ayrıntılar uzmanlar tarafından değerlendirilmelidir. Bununla birlikte hamilelik öncesi ya da başlangıcında memede kitle olup olmadığına bakılmalı ve smear testi mutlaka yapılmalıdır.

Gebeliklerde durum her an değişebilir!
Sorunsuz bir şekilde devam eden gebeliklerde de durum her an değişebilmektedir. Bunun için risk grubu içinde olsun olmasın her anne adayına periyodik 4-D ultrasonografik incelemeler ve bazı izlem tahlilleri yapılmalıdır. Bazı özel durumlarda ise anne karnından su alınıp incelenerek,gerektiği durumda anne karnındaki bebeğe cerrahi girişimler yapılabilmektedir.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Sık hastalanan çocuklara dikkat

Sık hastalanan çocuklara dikkat

Çocukluk çağında özellikle de kreşe ya da okula giden çocukların sık hastalanması çoğunlukla normal karşılanır. Çocuk Sağlığı Hastalıkları, Çocuk İmmünolojisi Uzmanı Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, ancak yılda 4 ya da daha fazla kulak iltihabı geçiren ya da yılda 2 ya da daha fazla sinüs iltihabı geçiren çocukların immün yetmezlik açısından değerlendirmesi gerektiğine dikkat çekti. 

Güçlü bir bağışıklık sistemi her yaş için hastalıklarla savaşta en önemli silahımız. Ancak doğuştan immün yetmezlikle dünyaya gelen çocuklarda durum biraz farklılaşıyor. Hastalıklarla savaşta daha güçsüz kalmakla birlikte sonraki hayatlarında da farklı hastalıklarla mücadele etmek durumunda kalınabiliyor. 

Bu noktada çocukları her anlamda gözlemlerken ailelerin çok dikkatli olmaları gerektiğini söyleyen Çocuk Sağlığı Hastalıkları, Çocuk İmmünolojisi Uzmanı Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, şunları anlattı:  “Basit bir soğuk algınlığı ortalama 1 hafta içerisinde basit ilaçlarla iyileşmesi gerekir. Ancak her hastalığında antibiyotik kullanılması gerekiyorsa, her seferinde nefes açıcılar kullanılıyorsa veya egzamaları düzelmiyor, üstleri mantarla, virüslerle kaplanıyorsa bağışıklık sisteminde bir sorun olup olmadığı mutlaka araştırılmalı.”  Yenidoğan bebeklerde göbeğin geç düşmesinin bile immün yetmezlik konusunda belirti olabileceğini söyleyen Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, bir bebeğin 15 gün içerisinde göbeğinin düşmesi gerektiğini, bu süreçte göbek düşmemişse bunun bağışıklık sistemiyle birlikte değerlendirilmesi, ileri test yapılması gerektiğine işaret etti. 

AKRABA EVLİLİKLERİ SIK OLAN TOPLUMLARDA DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR

Primer immün yetmezliği, doğuştan genetik bir nedenle gelişen bakteri, virüs, mantar ya da parazitlere karşı oluşan, enfeksiyonlarla seyreden bir hastalık grubu olarak tanımlayan Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı Hastalıkları, Çocuk İmmünolojisi Uzmanı Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, “Bu soruna yol açan yaklaşık 500 değişik hastalık tanımlanmıştır. Sık ve hafif formları her 200 doğumda 1 görülürken ağır ve nadir tipleri 10 000 doğumda 1 ortaya çıkar. Ülkemizde olduğu gibi akraba evliliklerinin çok olduğu toplumlarda daha sık rastlanır” diye konuştu. 

FIRSATÇI ENFEKSİYONLARDAN KORUNMAK GEREKLİ

İmmün yetmezliğin genetik bir bozukluk olduğunu ve kişinin yedikleri ya da içtikleriyle düzeltilmesinin de mümkün olmadığının altını çizen Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, “Bu noktada önemli olan immün yetmezliğin neden olabileceği fırsatçı enfeksiyonlardan korunabilmektir. Bunu sağlayabilmek için de hastalığın türüne göre koruyucu tedaviler gerekir” diye konuştu. 

ÇOCUK KALABALIK ORTAMDA BULUNMAMALI

Söz konusu çocukların bağışıklıkları değişik derecelerde bozuk olduğu için çok kalabalık, enfeksiyonun kolayca yayılabildiği ortamlarda bulundurulmaması gerektiğini söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı Hastalıkları, Çocuk İmmünolojisi Uzmanı Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, ebeveynlerin dikkat etmesi gereken diğer noktalar konusunda şunları anlattı: “Ayrıca bu çocuklarda aşıların zamanında yapılması da son derece önemlidir. Ancak immün yetmezliği olan çocukların bazılarında kızamık, verem, suçiçeği ya da ağızdan uygulanan çocuk felci gibi canlı aşıları uygulayamıyoruz. Çünkü bu çocukların bağışıklık sistemi aşı mikrobundan enfekte olabiliyor. 

Bu nedenle erken tanı çok büyük önem taşıyor. Özellikle yeni doğanlarda ikinci ayda uygulanan verem aşısından önce tanın konulması gerekir.  Doğumdan sonra uzun süre hastaneden çıkamayan, antibiyotik alan, vücudunda egzama çıkan, ağzında pamukçuk olan, düzelmeyen ishalleri olan çocuklarda hele ki ebeveynleri de akrabaysa, verem aşısı yapılmadan önce en azından bir tam kan sayımı ile lenfosit değerlerine bakılması önem taşır.  Aksi durumda söz konusu hasta çocuğa verem aşısı yapılarak yaygın verem gelişebilir ve çok daha ağır sonuçlara yol açabilir.”

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Maske kullanımı bu sorunu açığa çıkardı!

Maske kullanımı bu sorunu açığa çıkardı!

Covid-19 süreciyle birlikte günlük hayatımızın bir parçası olan maske kullanımı; kişinin kendi ağız kokusunu fark etmesini ve çözüm arayışını beraberinde getirdi. 

Boşanmalarda gerekçe sayılabilecek kadar ciddi bir sorun olan ağız kokusu, iş yaşamında da özellikle konuşarak iletişim kurmada sıkıntı yaşanmasına yol açıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Dr. Dt. Hatice Ağan “Ağız kokusu da tıpkı ter kokusu gibi oldukça hassas bir konu; insanlar bazen en sevdiklerine bile ağzının koktuğunu söylemeye çekinebiliyor, kişinin kendisinin bunu fark etmesini bekliyor. Ancak Covid-19 enfeksiyonuyla birlikte hayatımızın bir parçası haline gelen maskeler nedeniyle hastalarda ağız kokusu konusunda ciddi bir farkındalık oluştu. Sık sık maske değiştirmesine rağmen, yediklerinden bağımsız kötü bir koku aldığını söyleyen ve ağız kokusu şikayetiyle kliniğimize başvuran hastaların sayısı pandemi süresinde oldukça arttı.” diyor. 

Ağız kokusu ya da tıbbi adıyla halitozisin farklı nedenleri olduğunu söyleyen Dr. Dt. Hatice Ağan, hem ağız kokusuna yol açan  nedenleri anlattı, hem de alınabilecek etkili önlemleri sıraladı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  

 Ağız kokusunun birçok nedeni var! 

Halitozisin (ağız kokusu) cinsiyetler arasındaki dağılımına bakıldığında farklı çalışmalar olmasına rağmen erkeklerde kadınlardan daha fazla olduğu görülüyor. Yaşın ilerlemesi ağız kokusunun artması için belirgin bir faktör olurken, buna karşın özellikle karma dişlenme dönemleri ile boğaz ve bademcik enfeksiyonları sırasında çocuklarda da ağız kokusu sorunu yaşanabiliyor. Dr. Dt. Hatice Ağan ağız kokusunun patolojik ve fizyolojik nedenleri olduğunu belirterek, bu nedenleri şu şekilde açıklıyor:

  • Fizyolojik halitozis; daha çok beslenme alışkanlıkları, soğan, sarımsak vb. gıdalar ve uzun süre aç ve susuz kalmaya bağlı olarak ortaya çıkarken, tehlikeli olan patolojik halitozis ise bazı sağlık sorunlarından kaynaklanabiliyor. 
  • Patolojik halitozis; kulak-burun-boğaz hastalıkları, geniz akıntıları, sinüzit ve bademcik hastalıkları, reflü, ülser, gastrit gibi sindirim sistemi hastalıklarının yanı sıra; akciğer ve solunum yolu hastalıkları, kronik böbrek yetmezliği, diyabet, hematolojik hastalıklardan kaynaklanabiliyor. 

En yaygın nedeni ağız ve dişler!

Ağız kokusunun en yaygın nedenini ağız ve diş sağlığı sorunları oluşturuyor. Öyle ki bu tüm nedenler içindeki oranı, yüzde 80’e ulaşıyor. Diş çürükleri ve çürük yüzeylerde biriken plaklar, bakteri tabakaları, ağızla uyumsuz dolgular ve diş eti iltihapları ağız kokusunun en belirgin sebepleri arasında yer alıyor. 

Diş aralarında biriken gıdalar, diş etinde kokuşmaya neden oluyor. Dişlerin yüzeyine yapışan plak ve tartar önce diş etinin iltihaplanmasına yol açıyor; oradan da çene kemiğine sirayet edebiliyor. 

20 yaş dişleri olarak adlandırılan üçüncü azı dişleri de, ağız içinde kendine yer bulmaya çalışırken sadece çapraşıklığa değil, ağız kokusuna da neden oluyor.

Kötü ağız hijyeni yani düzenli diş fırçalamama ve diş ipi kullanmama da ağız kokusunun en yaygın sebepleri listesinde yerini alıyor. 

Popüler diyetler ve şekerli beslenmeye dikkat!

Dr. Dt. Hatice Ağan fazla protein tüketiminin, vücudumuzu enerji için yağ hücrelerini yakmaya zorladığını belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Bu işlem de keton adı verilen artık ürünlere; dolayısıyla nefes ve idrar yolu ile salınan bir kokuya yol açıyor. Yapılan araştırmalarda da vejetaryenlerde, hayvansal kaynaklı gıdaları tüketenlere göre daha az ağız kokusuna rastlandığı belirtiliyor. Günümüzün güncel diyet modellerine baktığımızda, protein ağırlıklı ve ketojenik diyetler ya da aralıklı oruç dediğimiz uzun süreli açlık durumu da ağız kokusuna yol açabiliyor. Bu tip diyetleri yapanlara bol su tüketmelerini öneriyoruz. Vitamin, mineral eksiklikleri ve tükürük akışındaki azalma da ağız kokusuna neden olabiliyor.” 

Ağız kokusunu ölçen cihazlar mevcut

Ağız kokusu farkındalığı maskelerle artsa da bu sorun için teşhis ve tedavi arayışı yeni değil. Sülfür bileşiklerinin ölçümü yapılarak hastalara ağız kokusu seviyesi ve nedenleri hakkında objektif bilgi veren halitozis ölçüm cihazları olduğunu belirten Dr. Dt. Hatice Ağan “Bu cihazlarda yapılan ölçümler sayesinde hastanın ağız kokusunun neden kaynaklandığını ve hangi seviyede olduğunu görebiliyor ve ona göre bir tedavi planı hazırlıyoruz. Gerektiğinde KBB ve Gastroenteroloji hekimleri ile bir arada çalışıyoruz.” diyor. 

Maske kullanımı bu sorunu açığa çıkardı!

Ağız kokusuna karşı 7 basit ama etkili önlem! 


Dr. Dt. Hatice Ağan’a göre alınacak 7 basit önlemle ağız kokusunun önüne geçmek mümkün. Bu önlemler şu şekilde sıralanabilir; 

Düzenli diş fırçalama ve ara yüz bakımı 

Dişler günde en az iki kez, ikişer dakika, diş etinden dişe doğru fırçalanmalı; ayrıca çürüklerin en çok olduğu diş araları diş ipi veya ara yüz fırçası ile temizlenmelidir. Şarjlı veya manuel fırçalarla dişlerin dile, damağa, yanağa bakan yüzeyleri ve çiğneyici yüzeyleri temizlenmelidir.  

Dil fırçalama

Dilin kadifemsi dokusu yüzeyinde çok miktarda mikroorganizma barındığından, bu mikroorganizmaların özel dil fırçaları ile temizlenmesi ağız kokusunu önlemede çok önemlidir. Ağız gargaraları da antiseptik özelliklerinden ötürü ferah bir nefes sağlamada faydalıdır.  

Düzenli diş muayenesi 

Zamanında çekilmeyen 20 yaş dişleri, arka bölgede cep oluşumu ve kokuya neden olabilir. Dişlerdeki çapraşıklık ortodontik olarak düzeltilmez ise ağız bakımı zorlaşır. Dişlerin çürümesi ve dişeti hastalıklarının oluşumu kolaylaşır. Koruyucu diş hekimliği uygulamaları, yılda iki kez düzenli olarak yapılan diş hekimi kontrolü ile diş taşı temizliği, yukarıda sayılan tüm ağız ve diş kaynaklı sorunların ilerlemeden ve ağız kokusuna sebebiyet vermeden çözülmesini sağlayacaktır. 

Protezlerin temizlenmesi 

Düzenli temizliği yapılmayan protez yüzeylerinde bakteri ve mantar birikimi olabilir. Yemek artıklarının yapışmasıyla kokuşma meydana gelebilir; bu nedenle protezler özel fırçalarla temizlenmeli, antiseptik solüsyonlarda saklanmalıdır.  

Bol su tüketimi 

Bol su içmek ağız kokusu ile mücadele etmekte faydalıdır. Ağız içindeki birikintilerin uzaklaştırılmasını sağlar ve ağız kuruluğunun önüne geçer. 

Tütün ürünleri ve alkolden uzak durmak  

Dr. Dt. Hatice Ağan “Tütün ürünleri ve alkol genel sağlığı tehdit ettiği gibi ağız kokusuna da yol açar. Sigara ve alkolü bırakmak için onlarca sebebe ağız kokusu da eklenebilir. Sigara kullanımına bağlı ağızda eklentiler artar, tartar birikimi kolaylaşır. Sigara, diş eti hastalıklarının daha sinsi ilerlemesine neden olur. Tütün ve aşırı alkol kullanımı ağız kanserlerinin de en önemli nedenlerinden biridir.” diyor.  

Sebze ve meyvelerin ısırılarak tüketilmesi  

Elma, havuç gibi yiyeceklerin ısırılarak tüketilmesi sırasında tükürük artışı artar ve diş yüzeyleri daha kolay temizlenmiş olur. Meyveleri ısırarak yemek, tükürük bezlerinin salgı üretimini aktive eder. Şekersiz sakız çiğnenmesi de tükürük miktarını artırarak ağız kokusunun önüne geçebilir. 

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Çocuğa empati yapmayı öğretebilirsiniz

Çocuğa empati yapmayı öğretebilirsiniz

Empati becerisini geliştirmek için bu tavsiyelere dikkat

Empati kurmayı öğrenen çocukların daha merhametli, yardımsever, adil ve paylaşımcı olduğunu dile getiren uzmanlar, empatinin öğretilen bir beceri olduğunu vurguluyor. Bu beceriyi öğretmek için de ebeveynlere, duygularını ifade etmekten kaçınmamaları, çocuklarını dinleyerek ve isteklerine kulak vererek ilgi göstermeleri tavsiye ediliyor. 

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Nuran Günana, çocuklarda empati duygusunun gelişimine ilişkin önemli tavsiyelerde bulundu. 

Empati öğretilen bir beceridir

Empatinin en genel anlamıyla kişinin kendisini duygu ve düşüncelerinden soyutlayarak diğer kişilerin duygularını, düşüncelerini ve olaylara bakış açılarını anlayabilme kabiliyeti olduğunu dile getiren Nuran Günana, empatinin hem olumlu benlik algısının gelişmesine yardımcı olduğunu hem de kişinin davranışlarının başkalarının duygu ve davranışlarını nasıl etkileyebileceğini düşünebilmesi için önemli bir anahtar rolünde bulunduğunu söyledi.

Empati, sağlıklı ilişki kurulmasına yardımcı oluyor

Uzman Klinik Psikolog Nuran Günana, “Empati yapmak sosyal ilişkileri kolaylaştırır ve kişilerin sağlıklı ilişkiler kurmasını sağlar. Empati çocuklar için son derece önemlidir. Bu beceriye sahip olan çocuklar kendilerini güvende hissederler ve insanlarla güçlü ilişkiler kurarlar. Empati becerisi doğuştan gelen bir özellik değildir, aksine zaman içerisinde öğretilen ve öğrenilen bir beceridir” diye konuştu.

Empatinin temeli yaşamın ilk yıllarında atılır

Empatinin temellerinin yaşamın ilk yıllarında atıldığını kaydeden Nuran Günana, anne ile çocuk arasında oluşan sevgi, ilgi ve şefkate dayalı ilişki çocuğun çevresine de aynı şekilde ilgi ve şefkat göstermesini sağladığını vurgulayarak şunları söyledi: “Annenin bebeğin ihtiyaçlarını doğru şekilde düşünüp anlayarak karşılaması çocuğun empati kurma becerilerini geliştirir. Bu aynı zamanda zihinsel gelişimi de olumlu yönde etkiler.” 

Onlara değer verin ki değer vermeyi öğrensinler

Çocukların hayatta örnek aldığı ilk kişilerin anne ve babaları olduğunu hatırlatan Nuran Günana, çocukların empatiyi de anne-babalarından ve sosyal çevrelerinden öğrendiğini vurguladı. Çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını karşılayan ve duygularına şefkatli bir şekilde yanıt veren anne ve babaların empatiyi öğrettiğini belirten Nuran Günana,“Çocuğa sevgi ve şefkat verildiğinde, duygusal ihtiyaçları karşılandığında, kişiliklerine saygı duyulduğunda ve saygı gösterildiğinde onlar da kendilerini değer verilmiş hissederler, başkalarına değer verirler ve başkalarının ihtiyaçlarına saygı gösterirler” diye konuştu. 

Çocukla karşılıklı konuşulmalı

Çocuğun duygularını ebeveynleri ile paylaştığında, çocuğu dinlemenin ve geçiştirmemenin çocuğun da karşısındakinin düşünce ve duygularına ilgi göstermesini sağladığını ifade eden Nuran Günana şöyle devam etti: “Çocuk anne ve babasıyla bir sorunu paylaşıyorsa konuyu değiştirmeden o konuya odaklanmak, üzerine karşılıklı konuşmalar yapmak ve duygularını ifade etmesini sağlamak çocuğun ebeveynlerine güvenini artıracağı gibi kendi duygularını da tanımasını sağlayacaktır. Bunu sağlamak hayatın her alanında mümkün olabilir. Örneğin, televizyonda gördükleri karakterlerin düşünce ve duyguları üzerine konuşmak veya hikaye anlatıldığında, adı geçen karakterlerin herhangi bir anda nasıl hissedebileceğini hayal etmelerini teşvik etmek ve üzerine konuşmalar yapmak da faydalı olacaktır. Günlük yaşamdan örnek verilecek olursa, çevrenizde önemli bir hastalığa sahip olan kişilerin ailelerinin nasıl düşünüp ve ne hissedebileceği üzerine çocukla karşılıklı konuşmalar da yapılabilir.”

Ona duygularınızı ifade etmekten kaçınmayın

Birçok anne ve babanın kendi duyguları hakkında konuşmakta zorlandığını ve kaçındığını söyleyen Nuran Günana, bu durumun duygu yönetiminde zorlanan, başkalarının duygularını nasıl idare edeceğini bilmeyen ve duygusal tepki vermekten kaçınan bireyler oluşmasına neden olduğunu ifade etti. Çocuğa örnek olmakta fayda bulunduğunu dile getiren Nuran Günana, “Anne ve babaların kendi duygu ve düşüncelerini net olarak çocuklarına belirtmeleri çocuğun empati gelişimine yardımcı olacaktır. Örneğin, anne ve baba eğer çocuğun istediği bir aktiviteyi yorgun olduğu için yapamıyorsa bunu ona açıklamaları ve nasıl hissettiklerini söylemeleri çocuğun empati konusunda desteklenmesine yardımcı olur” tavsiyesinde bulundu.

Duygularını ifade etmesine yardımcı olunmalı

Sevgi, öfke, kızgınlık, kıskançlık, utanç gibi duyguların ifade edilebilmesi konusunda çocuğa yardımcı olmanın yararının görüleceğini söyleyen Nuran Günana, bu duyguların insani olduğunun unutulmaması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

“Çocuk bu ifadeleri ne kadar iyi yansıtabilirse davranışlarını o kadar iyi bir şekilde kontrol edebilir. Örneğin, öfkeli bir çocuğa ‘ne anlamı var bu kadar öfkelenmenin veya ne var bunda bu kadar kızacak’ gibi söylemler aslında çocuğun duygusunu reddetmek ve anlamsız görmek anlamına gelir. Bunun yerine ‘şu anda çok öfkeli görünüyorsun, anlıyorum’ diyebilmek çocuğun duygusunu anlamasını ve ifade etmesini kolaylaştıracaktır. Küçük yaş çocuklarda bu konuda çeşitli kart oyunlarından, oyun temalarından, dergilerden veya fotoğraflara bakarak da yararlanılabilir. Yüz ifadelerinin olduğu dergilere, kartlara veya fotoğraflara bakarak çocuğa neler düşündüğü ve nasıl hissettiği sorulabilir.” 

Empati yapabilen çocuklar daha merhametli, yardımsever, adil ve paylaşımcı olur

Olumlu sosyal davranışlar kazanmanın çocuklar için son derece önemli olduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Nuran Günana, sözlerini şöyle tamamladı: “Empati yapma becerisi olan çocuklar saldırganlığa daha az eğilim gösterirler, daha paylaşımcı, merhametli, yardımsever olurlar ve başkalarına daha adil davranırlar. Güçlü empati duygusu, çocukların kendileri hakkında kararlar alırken başkalarına zarar vermemeleri ve başkalarının hakkına saygı duymaları gerektiği bilincini sağlar. Bu durum çocukları saldırganlık, başkalarına şiddet uygulama, madde bağımlılığı, zorbalık, olumsuz akran baskısı gibi kötü yaşam şartlarından da korur.” 

 
*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Sevgilinizi nasıl elinizde tutarsınız?

Sonunda onu elde ettiniz... Şimdi sıra onu elinizde tutmaya geldi. 

Bir erkeğin sizinle ilgilenmesi ve onun ilgisini çekmeye çalışmanız farklı iki şeydir. Onu sürekli yaptığınız yeniliklerle şaşırtarak yanınızda olmasını sağlamanız için birkaç stratejiye ihtiyacınız var.

Hobilerine ilgi gösterin! 

Bir erkeğin ilgisini çekebeilmek için yapmaktan hoşlandığı ve sevdiği şeylere karşı ilginiz olmalıdır. Bunun içinde kendinizi onun hoşlandığı bir şeyş yaparken hayal edin, hangisi hoşunuza gidiyor? Golf, surf, aksiyon filmleri izlemek,  yani kısaca sonunda eğleneceğiniz şeyler yapmaya çalışmak.

Yeteneklerinizi öne çıkarın! 

Yaptığınız iyi bir şey varsa, harika fotoğraflar mı çekiyorsunuz? Yemek yapmakta üstüme yok diyenlerden misiniz? Yeteneğiniz her ne olursa olsun ona göstermekten çekinmeyin. Yeteneğinizi farkettikleri anda size olan ilgileri artacaktır. Ayrıca bu davranışınız, kendinize olan güveninizi artırır. Bu durumu abartmanıza gerek yok, ona sadece yetenekli olduğunuz alanları gösterin.

Espiri anlayışınızı geliştirin! 

Bir erkeği güldürmek ve onunla birlikte gülmek ilişkinin en önemli detaylarından biridir. Gülmek, aranızdaki bağları sıkılaştıracak bir deneyimdir. Espirilerinizle onu güldürebiliyorsanız, sizin yanınızdan hiç ayrılmak istemeyecektir. Ona komik yanınızı göstermekten çekinmeyin!

Destekleyici olun! 

Annesi gibi, sadece yemeğini hazırlayıp, alışverişini yapın, arkasını toplayın demiyoruz. İhtiyacı olduğunda yanında olun, bir sorunu olduğunda dinleyin. Buna her zaman açık ve hazır olduğunuzu ona hissettirin. Onunla böyle şeyler hakkında konuşmak aranızdaki bağları kuvvetlendirecektir.

Görünüşünüze önem verin! 

Bir erkekten önce kadınların ilık öğrenmesi gereken şey, kendileri için görünüşlerine önem vermeleridir. Görünüş her şey demek değildir. Ama  erkekler onlar için hazırlık yapmanızdan ve görünüşünüzde küçük değişiklikler yapmanızdan hoşlanırlar. Sürekli kıyafetleriniz ve tarzınızla oynayın. Her seferinde ona farklı bir insanmışsınız gibi gelecektir.

Yapacak başka şeyler bulun! 

Yapışık ikiz gibi gezmenize gerek yok. Kendi hobi ve ilgilendiğiniz şeylere zaman ayırın. Önceki maddelerde paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu söyledik ama bunı tadını kaçırmadan yapın. Birbirinizden biraz ayrı kaldığınız zaman konuşacak daha çok şey birikir. Yeni nesil erkekler artık hobisi olmayan, hiçbir şeyle ilgilenmeyen kızlarla birlikte olmak istemiyorlar. Yani tek hobinizin “o”  olmaması gerekiyor. Erkeklere göre bir kızın, kendileri dışında, başka bir şey hakkında tutkulu olmaları onları çok heyecanlandırıyor.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Sivilce, leke ve yaralardan kurtulmak mümkün

Daha güzel ve genç görünmek, hiç değişmeyen ve tazeliğini her zaman koruyan bir istek. 

Estetik alanındaki gelişmelerin her geçen gün arttığını ve son günlerde "Altın İğne"nin en çok konuşulan cilt gençleştirme yöntemlerinden biri olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Figen Akın, "Güvenli bir anti-aging yöntemi olan 'Altın İğne'nin hedefi, cildin esnekliğini ve pürüzsüz görünümünü sağlayan kolajeni tetikleyerek, cildi yeniden genç ve canlı görünümüne kavuşturmak. Altın İğne cilt gençleştirmenin yanı sıra sivilce, yara ve leke tedavisinde de kullanılıyor" açıklamasında bulundu.

Tıp teknolojilerindeki gelişmeler her geçen gün daha konforlu tedavi yöntemlerinin ortaya çıkmasını sağlıyor. Cilde gençlik aşılayan altın iğne uygulamasının (Fraksiyonel Multipolar İğneli Radyofrekans) özellikle ince kırışıklıkların azaltılmasında, sivilce (akne) ya da yara izleri gibi cilt sorunlarının çözülüp cildin sıkılaştırılmasında sıklıkla kullanılmaya başlanan bir yöntem olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Figen Akın, "Özellikle kış mevsiminden yorgun çıkan ciltler için ideal bir tazeleme fırsatı olabilir. Radyofrekans cihazının ucundaki başlıkta yer alan iğnelerde altının tercih edilmesinin iki nedeni var. Birincisi paslanmaz özelliğinin bulunması, ikincisi ise ısıyı iyi ileten bir metal olması" dedi.

Etkisi 2-6 ayda görülüyor

Radyofrekans tekniğinin titreşimli radyo dalgalarının su molekülleri ile etkileşmesi sonucu ortaya çıkan enerjinin, ısıya dönüşmesi esasına dayanan bir cilt gençleştirme yöntemi olduğunu anlatan Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Figen Akın, "Özel olarak tasarlanan RF cihazının altın iğneli başlığı, uygulanacak cilt yüzeyine temas ettirildiğinde iğneler de mikro delikler oluşturarak cilt altına iniyor. Bundan sonrasında da iğne ucundan cilt altına gönderilen RF ile kolajen ve elastin üretimi tetiklenmiş oluyor" şeklinde konuştu. Uygulamanın 30 dakika sürdüğünü ve seans aralığının 3 hafta aralığında olduğunu belirten Dr. Figen Akın, "Kırışıklık ve cilt kalitesinin artmasına yönelik uygulamalarda etkinin görülebilmesi için, 3-4 hafta aralıklarla 2-3 seans, yara ve sivilce izlerinin giderilmesi için daha fazla uygulama gerekir. Etkisini 2-6 ayda görmek mümkün" dedi.

Uygulamadan 1 ay önce botoks, dolgu yapılmamış olmalı

Uygulama öncesinde dikkat edilmesi gereken birkaç husus olduğuna değinen Dr. Akın, "Tedavinin bir hafta öncesi ve sonrası kan sulandırıcı ilaçlar, ağrı kesicilerin kesilmeli, iki ay öncesinde sistemik isotretinoin tedavisi sonlandırılmış olmalı, tedavi edilecek alana son üç ay içinde zımpara yöntemi, derin kimyasal peeling, lazer, radyofrekans gibi işlemler uygulanmamış olmalı, tedavi edilecek alana son bir ay içinde Botox, dolgu ve yağ enjeksiyonu gibi uygulamalar yapılmamış olmalı ve tedavi edilecek alanda dövme veya kalıcı makyaj olmamalı" uyarısında bulundu.

Altın iğne yönteminin kullanım alanları:


  • Cilt gözeneklerinin sıkılaştırılması
  • Cildin sıkılaştırılması, cilt kalitesinin artırılması
  • Ciltteki ince kırışıklıkların giderilmesi
  • Yara izi, ameliyat yeri izlerinin tedavisi
  • Sivilce tedavisi
  • Sivilce izlerinin giderilmesi
  • Gebelik ve kilo alıp vermeyle oluşan cilt çatlaklarının giderilmesi
  • Leke tedavisi

Altın iğne yönteminin uygulanamayacağı kişiler:


  • Vücudunda metal protezi veya kalp pili olanlar
  • Otoimmün hastalığı olanlar (SLE gibi)
  • Radyoterapi tedavisi altında olanlar
  • Kolajen vasküler hastalığı olanlar (Skleroderma gibi)
  • Uygulama bölgesinde yara veya dermatiti (uçuk, psoriasis gibi) olanlar
  • Gebeler ve emziren anneler
  • Aktif kanser tedavisi gören hastalar
  • Tedavi edilecek alana son üç ay içinde cerrahi müdahale (yüz germe veya gözkapağı cerrahisi) uygulanmış hastalar
  • Keloid gibi kötü yara iyileşme öyküsü olan hastalar
  • Cildi çok ince, aşırı kuru olan ve yağ dokusunun iyi olmadığı hastalar

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Gebelikte hipertansiyonu olan anne adaylarına öneriler!

Kan basıncı gebelikte fizyolojik olarak düşme gösterse de 10 gebeden 1'inde hipertansiyon görülüyor. İleri yaş gebelikleri ve obezite bu sorunun başlıca nedenlerindendir. 

Gebelikte hipertansiyon gebeliğe özgü çıkabileceği gibi gebelik öncesi var olan kronik hipertansiyon olarak da görülebilir. Öncelikle gebeliğe özgü hipertansiyon mu (gestasyonel hipertansiyon ) yoksa gebelik öncesi var olan hipertansiyon mu (kronik hipertansiyon) olduğunun anlaşılması gerektiğini söyleyen Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ebru Özenç gebelikte hipertansiyonla ilgili merak edilenleri anlattı.

Hipertansiyon gebeliğe özgü mü yoksa kronik mi nasıl ayırt edilir?

Gebeliğin haftasına göre bu ayırım yapılabilir. Gebeliğin 20'nci haftasından önce olan hipertansiyon kronik hipertansiyon olduğunu gösteren bir bulgudur. Gestasyonel hipertansiyon ise gebeliğin 20'nci haftasından sonra görülür ve doğumdan sonra düzelme beklenir. Ancak öncesinde hipertansiyon tanısı bilinmeyen gebelerde 20'nci haftadan sonra hipertansiyon saptandığında gebeliğe bağlı olup olmadığını anlamak için doğum sonrası beklenmelidir. Doğumdan sonra 6'ncı haftada gestasyonel hipertansiyonun düzelir.

Gebede şiddetli hipertansiyon değeri nedir?

Gebelerde tansiyon değeri 160/110 mmhg 'nin üzerinde ise şiddetli hipertansiyondur ve acil bir durumdur.

Hangi değerlerde ilaç başlamak gereklidir?

Hafif-orta düzeyde hipertansiyonu olan gebelerde ilaç kullanımı tartışmalı bir konu olup 150/95 mmhg 'nın üzerindeki tansiyon değerlerinde ilaç başlanması veya devamı önerilir. Gebelikte hangi tansiyon ilaçlarının uygun olduğu değerlendirilip buna göre ilaç seçimine karar verilmelidir. Gebelikte kullanılabilecek ilaç çeşidi oldukça kısıtlı olmakla birlikte doğum sonrası ilaç seçenekleri tekrar artar. İlaç kullanımına doktor karar vermelidir.

Gebelikte hipertansiyonun ne gibi zararlı etkileri olur?

Gebelikte hipertansiyon bebek için de anne için de zararlı etkilere sahiptir. Durumun ciddiyetini belirleyen bulgulardan biri tansiyon değerinin 160/110 mmhg 'nın üzerinde olması, diğeri de annenin idrarında protein kaçağı olup olmadığıdır. Daha acil durumlarda annede bilinç bozukluğu ve nöbetler de gelişebilir. Bu tablolar preeklampsi/eklampsi'dir. Bebekte ise bu tablolar gelişim geriliği, erken doğum riski ile sonuçlanabilir. Uzun vadede gebelikte hipertansiyon görülen kadınlarda doğumdan sonra değerler normale dönse de ileri yaşlarda hipertansiyon görülme riski 2 kat artar.

GEBELİKTE HİPERTANSİYONU OLAN ANNE ADAYLARINA ÖNERİLER

  • Bol sıvı tüketin.
  • Her gün kısa yürüyüş yapın.
  • Sol yanınızın üzerine yatın.
  • Ödem oluşumunu önlemek için protein açısından zengin beslenin (Et, süt, yumurta, yoğurt).
  • Stres ve gerginlikten uzak durun.
  • Gebelik döneminde hipertansiyonu olan annelerde gebelik süresince tuz kısıtlanması uygulanmaz, normal gebelik diyeti uygulanır. Doğum sonrası dönemde tekrar değerlendirilerek beslenme önerileri yapılır.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Yetersiz beslenmenin önüne geçmek için

Türkiye'nin sağlıklı yaşam ve beslenme alanında ilk dijital bilimsel bilgi platformu "Bilim Bunu Konuşuyor" ile en güncel bilgileri aktaran Sabri Ülker Vakfı, dünyada 2 milyara yakın kişinin yetersiz beslendiğine dikkat çekerek yetersiz ve dengesiz beslenme ile mücadelede yeni gündem sürdürülebilir beslenme konusunu tartışmaya açıyor.

Sabri Ülker Vakfı kurulduğu 2009 yılından bugüne, gıda, beslenme ve sağlıklı yaşam bilincinin gelişmesine katkı sağlamak, topluma bu konulardaki en doğru, güncel ve bilimsel bilgiyi aktarmak hedefiyle çalışmalarını sürdürüyor. Vakıf bu çerçevede hayata geçirdiği Türkiye'nin sağlıklı yaşam ve beslenme alanında ilk dijital bilimsel bilgi platformu "Bilim Bunu Konuşuyor" ile sağlık ve beslenmeyle ilgili gündemdeki konuları, bilimsel ve en güncel bilgileri tarafsız bir yorum ve anlaşılır bir dille kamuoyuyla paylaşıyor. Sabri Ülker Vakfı, "Bilim Bunu Konuşuyor" platformunda bu kez beslenmede sürdürülebilirlik konusunu mercek altına alıyor.

Günümüzde yaklaşık 1 milyar insan yani her 7 kişiden 1'i açlıkla mücadele ederken, 2 milyara yakın insan ise yetersiz besleniyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 2050'de dünyada 300 milyon insanın açlıkla baş etmek zorunda kalacağına dikkat çekiyor. Diğer taraftan gelişmiş ülkelerde her yıl üretilen gıdaların yaklaşık 1,3 milyar tonu yani 3'te 1'i israf ediliyor. Oysa tüm dünyada gıda israfı yalnızca %25 azaltıldığında, 870 milyon insanın yıllık besin ihtiyacının karşılanabileceği bildiriliyor..

1 kilogram et çiftlikten sofraya gelinceye kadar 15 bin litre su harcanıyor

Dünyadaki mevcut tarım modeli, toprak alanlarının daralmasına, sera gazları salınımının artmasına, dolayısıyla da iklim değişikliğine neden oluyor. Bir kilogram tahılın tarladan sofraya ulaşması için 500 litre, 1 kilogram et için ise 15 bin litre su harcanmaktadır. Yani et üretimi her yıl tüm dünyadaki tatlı su rezervinin 3'te 1'ini tüketiyor.. Dolayısıyla et üretimi için gerekli arazilerin azaltılması ve daha fazla sebze, meyve ve tahıl yetiştirilmesi doğal kaynakların korunmasına, iklim değişikliklerinin ağır etkilerini azaltmaya yardımcı olabileceği bildiriliyor. Ancak gelecek nesillere yaşanılabilir bir dünya bırakabilmek için mevcut beslenme alışkanlıklarımızın da değişmesi gerekiyor.

Sürdürülebilir Beslenme İçin Referans Kaynaklardan Öneriler

  • Yeterli ve dengeli beslenin.
  • Hayvansal kaynaklı proteinlerin (yumurta, et, süt) yerine bitkisel protein kaynaklarını tercih edin.
  • Günde en az 5 porsiyon sebze meyve tüketmeye özen gösterin.
  • Fazla şeker, yağ, tuz içeren paketlenmiş gıdaların tüketim sıklığına dikkat edin.
  • Baklagillerin, tam tahılların, fındık, ceviz veya badem gibi yağlı tohumların tüketimini arttırın.
  • Sürdürülebilir balıkçılık ile avlanmış (sezonunda avlanmış, avlanma riski olmayan) balıkları tercih edin.
  • Sebze ve meyveleri mevsiminde tüketin.
  • İdeal vücut ağırlığınızı koruyun ve ideal vücut ağırlığına ulaşmak için çabalayın.
  • Sofranıza gelen tüm besinlerin nereden, nasıl geldiğini düşünün ve sorgulayın.
  • Kırmızı et, işlenmiş et ürünleri ve hayvansal kaynaklı yağ tüketimini azaltın.
  • Satın aldığınız besinleri doğru koşullarda saklayın.
  • Hiçbir besini israf etmeyin. Besinlerin sularını veya sap, yaprak gibi kısımlarını değerlendirin.
  • Ambalaj, poşet, plastik kullanımını azaltın ve tekrar tekrar kullanılabilen çevreye zarar vermeyen geri dönüştürülebilir ürünler tercih edin.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Bacak bacak üstüne atamıyorsanız dikkat!

Yürürken, merdiven inip çıkarken, öne doğru eğilip ayakkabı bağlarken kalçada ya da kasığın iç kısmında hissedilen ağrılar bir tehlike sinyali olabilir. 

Vücudumuzdaki en büyük ekleme sahip olan kalça bölgesinde ağrı varsa vakit kaybetmeden uzmana danışılmalıdır. Aksi halde hareket kabiliyeti kısıtlanır, yaşam kalitesi düşer, altta yatan ciddi bir hastalık varsa atlanıp tedavisi gecikebilir. Kalça ağrılarının, bel fıtığı ağrılarıyla sıklıkla karıştırıldığını belirten Memorial Ankara Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Hakan Özsoy, kalça ağrıları ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Ağrı, ani bıçak saplanması şeklinde ortaya çıkar

Yetişkinlerdeki kalça ağrıları daha çok kasık içinde ve kalçanın dış tarafında hissedilmektedir. Çoğunlukla kalçadaki yaralanmalardan ya da kireçlenmelerden kaynaklanan bu ağrılar, mekanik şekilde ortaya çıkmaktadır. Kalça ağrıları daha çok yürürken, merdiven inip çıkarken, öne doğru eğilip ayakkabı bağlarken, çorap giyerken, bacak bacak üstüne atarken ya da bir arabaya inip binerken ani bıçak saplanmaları olarak kendini belli etmektedirler.

Kalça ağrıları sportif performansı düşürür

Genç yaş grubunda yani 30' lu ya da 40'lı yaşlardaki kişilerde görülen kalça ağrılarının sebepleri arasında, genellikle kalça içindeki "Labrum" denilen yumuşak dokuların yaralanmaları, yırtıkları ya da kalça kemiği üzerindeki şekil bozuklukları bulunmaktadır.Eğer böyle bir durum varsa, kişilerde spor yaparken ya da uzun yürüyüşlerde kasığın içinde, kalçanın dış ya da iç tarafında ağrı olmakta ve sportif performans düşmektedir. Bu hastalığa kalçada sıkışma hastalığı ya da kalça içinde yırtıklar denmektedir.

PRP ile kendi kanınız tedavinizin bir parçası oluyor

Bu tür hastalara uygulanan tedavi yaklaşımı genellikle ilk önce istirahat şeklinde olmaktadır. Hastaların kalça röntgenlerinde ya da MR'larında şekil bozukluklarının görülmesi sonucunda, öncelikle fizik tedavi ya da PRP enjeksiyonu denilen, yani hastanın kendi kanından elde edilen trombositlerin kalça eklemi içine verilmesi şeklindeki tedavi yöntemi uygulanmaktadır. Bu tedavi yöntemleri çoğunlukla hastaların şikayetlerinin azalmasına ve genel durumun iyileşmesine yardımcı olmaktadır.

Bacak bacak üstüne atamıyorsanız dikkat!

Ancak şikayetler her şeye rağmen geçmiyorsa, kişinin günlük hayatını etkiliyor, hareketleri kısıtlıyor ve bacak bacak üstüne atmayı engelliyorsa cerrahi müdahalede gerekebilir. Genç yaş gurubunda yer alan hastalara kalça artroskopisi uygulanmaktadır. Bu cerrahi yöntemle kalçaya 3-4 delikten girilip, kamera eşliğinde yüksek teknoloji kullanılarak, kemiklerdeki şekil bozuklukları tıraşlanmakta ya da oluşan yırtıklar dikilmektedir.

Kireçlenmeler orta yaş grubunu tehdit ediyor

Daha ileri yaşlardaki kişilerde ise kireçlenmeler ve eklem aşınmaları görülmektedir. Kireçlenmede ağrı daha çok ilk birkaç adımda olurken, biraz ısınmanın ardından azalabilmektedir. Fakat kireçlenme ilerledikçe topallama, kasığa vuran ağrı, hatta bacakta ciddi hareket kısıtlılığı sürekli hale gelebilmektedir. Bu tür durumlarda kilo vermek, zorlayıcı aktivitelerden uzak durmak ve fizik tedavi fayda göstermektedir. Bununla birlikte kireçlenme çok ileri değilse kalça ekleminin içine kayganlığı artırıcı bazı sıvıların enjeksiyonu, ağrı seviyesini azaltmaktadır.

İleri düzey kireçlenmesi olanlara kalça protezi

Kişide kireçlenme seviyesi çok ileri düzeydeyse kalça protezi uygulanmaktadır. Bu ameliyatta aşınmış olan kısımlar çıkarılıp yerine metal,polietilen denilen yüksek sağlamlıkta plastik ve seramik parçalardan oluşan protez takılmaktadır. Böylece ağrısız hareketin geri kazanılması sağlanmaktadır.

Bel fıtığı ağrıları ile karıştırılabilir

Kalça ağrılarıyla, bel fıtığı ağrıları birbiriyle karıştırılabilmektedir. Hatta bazı hastalarda hem kalça hem de bel sorunu bir arada olabilmektedir. Bu tür durumlarda ağrının nereden kaynaklandığını tespit edebilmek için hastanın kalça ekleminin içine uyuşturucu enjeksiyonu yapılmaktadır. Böylece kalça ekleminin ağrısını 4 saatliğine geçirerek, ağrının belden mi yoksa kalçadan mı geldiği ayırt edilebilmektedir. Bu tür durumlarda yaşanılan en büyük sorun ağrının doğru tespit edilemeyip, yanlış cerrahi uygulanmasıdır. Bel ağrıları genellikle popo bölgesinde ve kalçanın arkasından başlayıp bacağın arkasından topuğa kadar vuran bir ağrı şeklinde meydana gelmektedir. Bu tür hastaların şikayetlerinin iyi dinlenilip, tetkiklerinin dikkatlice incelenmesi gerekmektedir.

Ağrı geçmiyorsa dikkat!

Kalça ağrılarında tanı konulması için mutlaka röntgen; eğer yırtıktan şüpheleniliyorsa o zaman MR görüntüsü istenmektedir. Her ağrı için hemen doktora gitmeye gerek yoktur. Öncelikli olarak bir süre istirahat edip ağrı kesicilerle ağrının geçmesi beklenmeli, eğer yine de ağrı geçmiyorsa o zaman doktora başvurmak gerekmektedir.

Kalça ağrılarından korunmak için 6 öneri


Bu tür ağrıların çoğunluğu genetik yapıda olmakla beraber, kalça ağrılarını yaşamamak ya da kurtulmak için bazı öneriler şunlardır:

1. Ağrıları azaltmak için kilo almamak

2. Kemik sağlığını korumak için sigara içmemek

3. Günlük yürüyüş yapmak

4. Dengeli beslenmek

5. D vitamini almak için 20 dakika güneş altında durmak

6. Yaşa göre yeterli kalsiyum almak

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

4 mevsim görülen aşırı terleme sorununa dikkat

Ter bezlerinin normalden fazla çalışması sonucunda oluşan aşırı terleme, kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor. 

Çoğunlukla ergenlik döneminde ortaya çıkan aşırı terleme sosyal ortamlarda rahatsızlık hissi veriyor. Üstelik bu sorun sadece yaz aylarında değil, yılın 4 mevsiminde gün boyu devam ediyor ve hatta stres gibi etkenlerle daha da şiddetlenebiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Dermatoloji Bölümü'nden Uz. Dr. A. Banu Çağlar, aşırı terleme tedavileri hakkında bilgi verdi.

Pek çok hastalığın sonucu olabilir

Aşırı terleme, yalnızca sıcak yaz günlerinde değil tüm yıl boyunca; 4 mevsim görülebilen bir sorundur. El, ayak ya da koltuk altı gibi bölgelerin yanı sıra vücudun tamamında ortaya çıkabilen terleme, pek çok önemli hastalıkta kaynaklanıyor olabilir. Enfeksiyonlar, endokrinolojik hastalıklar, nörolojik hastalıklar, kanser, ilaç kullanımları gibi çeşitli faktörlerin yol açabileceği aşırı terleme sorunu, genetik geçişli bir özelliğe de sahiptir. Lokal aşırı terleme den sıklıkla aileseldir. Terleme ender de olsa, nörolojik hastalıklar sonrasında gelişebilir.

Tedavi seçenekleri ile kontrol altına alınabilir

Aşırı terleme, herhangi bir sağlık sorununa yani ikincil bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmışsa, altta yatan nedenin ve hastalığın tedavisi sağlanmalıdır. Ailesel kaynaklı ve buna eşlik eden başka hastalığın görülmediği durumlarda uygulanan tedavi; topikal yani krem ve jel uygulamaları, iyontoforez, botoks ve cerrahi yöntemlerden oluşmaktadır. Lokal aşırı terlemelerde öncelikle krem-jel tedavilerine başvurulur. Alüminyum tuzları içeren kremler, el ve ayak aşırı terlemelerinde; roll-onlar ise koltuk altında kullanılabilir. Bu seçenekler, uygulanan alanda nemlilik olması durumunda tahrişe yol açabileceğinden, kuru alana uygulanmaları ve gece tercih edilmeleri önerilir. Sabah ise, tedavilerin uygulandığı bölge yıkanmalıdır. Başlangıçta her gece uygulama yapılırken, tedaviye yanıt alındıktan sonra uygulama sıklığı kademeli olarak azaltılır.

Ağrısız, acısız işlemlerle etkili tedaviler

İyontoforez tedavisi el içi ve ayak tabanı aşırı terlemelerinde kullanılan etkinliği oldukça yüksek bir seçenektir. Terleme olan bölge, çok hafif elektrik akımı verilen içi su dolu özel cihazlar içerisinde belirli sürelerde bekletilmektedir. İşlem sırasında hafif karıncalanma hissi ve kaşıntı olabilir. Tedavi sonrasında ise nadiren uygulama yapılan alanlarda kızarıklık, şişlik ve küçük su toplamaları meydana gelebilir. Tedavi öncelikle hastanede uygulanır. Sonrasında ise uygulamaya, ev tipi cihazlarla ev ortamında devam edilebilir. Gebelerde, kalp pili olanlarda ve ortopedik protezi olanlar bu seçeneğin tercih edilmeyeceği hasta grubudur.

Çözüm odaklı botoks uygulamaları

Botoks uygulamaları özellikle koltuk altı ve avuç içi aşırı terlemesinde tercih edilir. İşlemin uygulanacağı alan, anestezi içeren kremler ile uyuşturulur ve sonrasında botoks, enjeksiyon şeklinde uygulanır. Oldukça etkili olan bu yöntemin 6 ay aralıklarla tekrarlanması gerekmektedir. Bu tedavilerin dışında cerrahi yöntemlere de başvurulabilir. Cerrahi yöntemlerin başarı oranları çok yüksektir ancak cerrahi sonrası tedavinin uygulandığı alanlar dışındaki bölgelerde ortaya çıkabilen terleme, artışından dolayı diğer tedavilere yanıtsız ve şiddetli aşırı terlemesi olan kişilerde tercih edilmelidir.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!

Hekimz Kadın Doğum Hasta Takip Programı

Hekimz Kadın Doğum Hasta Takip Programı

Hekimz kadın doğum hasta takip programı, kullanım kolaylığı hedeflenerek geliştirilmiştir. Programın sahip olduğu özellikler sayesinde, her şey kontrolünüz altında olacaktır. Hasta kaydı, randevu yönetimi, personel yönetimi, form yönetimi, finansal işlemler, tedavi kayıtları ve daha birçok özelliğin yer aldığı Hekimz kadın doğum hasta takip programı ile daima her şeyi bir tıkla kontrol edebilirsiniz. Randevu kontrol sisteminin en güzel şekilde uygulandığı Hekimz kadın doğum hasta takip programı, günü gelen hastalarınıza randevusunun olduğunu hatırlatmak amacıyla otomatik sistem sayesinde, SMS, mail ve hatta arama dahi yaparak randevu hatırlatması yapmanıza imkân tanır. Personellerinizin görevlendirmelerini, mesai saatlerini ve daha önceden yaptıkları görevleri, program sayesinde kolayca takip etme imkanına sahipsiniz. 

Hastalarınıza ait tüm dokümanlara tek tıkla ulaşabilir, dilerseniz çalışma arkadaşlarınıza verdiğiniz yetkiler dahilinde beraber işlerinizi yürütebilirsiniz. Ödeme işlemlerini kontrol altında tutarak finansal işlemlerinize yön verebilirsiniz. Hekimz kadın doğum hasta takip programı sayesinde hastalarınızı, finansal durumunuzu, çalışmalarınızı, randevuları ve hastalarınızın bilgilerini onlara daha iyi hizmet verebilmek amacıyla kayıt altında tutabilir, böylece istediğiniz zaman bu bilgilere erişebilirsiniz. Ayrıca resmî tatil günlerinde ya da hizmet vermediğiniz günlerde hastalarınıza kolay bir şekilde Hekimz kadın doğum hasta takip programı ile bilgilendirme yapabilirsiniz.

Hekimz Kadın Doğum Hasta Takip Programı Sizin Yerinize Takip Eder

İş hayatınızı daha pratik hale getirmek ve daha verimli bir iş ortamının oluşmasını istiyorsanız, kesinlikle Hekimz kadın doğum hasta takip programı ile tanışmanızı tavsiye ediyoruz. Tüm bilgilerinizi tek bir programda tutarak istediğiniz zaman bu bilgilere ulaşmak amacıyla, sizler için en ideal program olan Hekimz kadın doğum hasta takip programını tercih edebilirsiniz. Son derece hızlı ara yüzü sayesinde dilediğiniz tüm bilgilere kolayca ulaşabilir ve her şeyi kontrol altında tutabilirsiniz. 

Hasta takibinin en verimli şekilde yerine getirilmesini sağlayan bu program sayesinde sizler güvenle işlerinizi devam ettirebilirsiniz. Hekimz, sizin yerinize tüm bilgileri kaydeder ve dileğiniz zaman en doğru ve en net şekilde sizlere sunar. Hekimz hakkında daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak adına sitemize ziyarette bulunabilirsiniz. Hekimz için tıklayınız.

*Kafe Medya ile tanıtım için tıklayın!